Editörden [11. Sayı]



Düşmanlar kına yaksın
dostlar girsin saflara.
Sen gözyaşı göstermeden ağlıyacaksın
gece gelen telgraflara...

Kampfplatz’ın 10. sayısı sonrasında gerçekleşen olayların çetelesini çıkarmak dahi yorucu. “Olaylar tozdur” diyordu Braudel, tarihin ardındaki gerçekleri görmek için tozun dağılması, yere inmesini beklemek gerekir. Ancak olayların tozu dumanı içinden çıkıp da önümüzü görebilecek imkânı nicedir yitirmiş vaziyetteyiz. Katliamların, siyasi operasyonların, komploların ucu başkanlık referandumuna kadar dayandı ve artık fiilen olağanlaşmış bir “olağanüstü hâl” cumhuriyeti altında yaşıyoruz. Toplumun geniş kesimlerine reva görülen ise darbelerden darbe beğenmekten fazlası değil!

Andrzej Wajda’nın olağanüstü filmi Danton’un sonundaki meşhur sahnedir: Robespierre, en büyük rakibi haline gelen eski yoldaşı Danton’u alt ederek devrimi tüm engellerden kurtarmış görünür. Giyotinle yaratılan devasa ölüm aygıtının eninde sonunda kendini de bulacağını çok geçmeden fark eder ve beti benzi atmış olarak yatağa düşer. Etrafındakiler zafer sarhoşluğu içindeyken sıranın kendisine gelmesini beklemekten başka yapacak bir şeyi yoktur. Akıbetini ise tarihten biliyoruz; ideallerine ihanet ettiği devrim, Danton’un ölümünden üç ay sonra kendi boynunu da giyotinde vurduracaktır.

Bugün iktidar, neredeyse hiçbir yasa, kural ve ilkeye dayanmayan düzenini sürdürürken benzer bir dehşet içinde. Yarattığı haksızlıkların eninde sonunda kendine döneceği korkusuyla her baktığı yerde bir tehdit görüyor. Sözümona her “terörist” avında dönüp dolaşıp varacağı yerin kuyruğunu yiyen Ouroburos misali kendi sureti olduğunun farkında.

Danton filmine atıf yapmamız boşuna değil. Devrimin “Terör Dönemi” denilen dilimi tam da Robespierre’in ölümüyle sona erer. Rejime tehdit oluşturan herkesin infaz edildiği bu evrede, bizzat devletin halka korku salmasını ifade eden bir kavramdır terör. Terörist yaftasının egemenlerin elinde devletin muhaliflerine yönelen bir silaha dönüşmüş olması ise tarihin acı ironisidir.

****

Yoldaşının ölüm haberini telgrafla alan Nâzım Hikmet, şiirini yukarıdaki satırlarla bitiriyordu. Çoktandır bitkisel hayatın eşiğindeki Türkiye akademisinin ölüm haberini telgrafla değil, gece gelen KHK’lerle aldık. Bu süreçte yayın kurulu üyemiz Eylem Yenisoy Şahin de ihraç edildi. Biliyoruz ki ihracının ne terörle ne de herhangi bir örgütle ilgisi var. Eylem ve diğer pek çok arkadaşımızın akademideki varlığı dahi, ülkenin içine çekildiği sığ atmosferin, baskının ve karanlığın karşısında bir itirazdı. Şimdi o itirazın kendi patikalarında hayatın içine yayılmasını göreceğiz. Kampfplatz bugüne kadar akademinin sınırlarına ve konformizmine hapsolmadan, bilim ve felsefenin kurumsal dehlizlerinde kaybolmadan kendi mecrasında akmaya çalıştı. Düşünsel ve kültürel sefaletin hüküm sürdüğü bir ortamda işimizin kolay olmadığını biliyorduk. Gündelik olanın ötesine bakmak ile gündemi kovalamak arasındaki sıkışmışlıktan biz de etkilendik ve uzun bir gecikmeyle çıkabildik. Zor zamanlarda söz söylemenin önemli olduğuna inanıyoruz ve uğradıkları haksızlara karşı mücadelelerinde tüm arkadaşlarımızın yanındayız.

Bu satırlar yazıldıktan sonra, üzücü bir haber aldık. Tanımasak da aynı düşün yolcusu olduğumuz Mehmet Fırat Traş’ın aramızdan ayrıldığını acıyla öğrendik. Çukurova Üniversitesi’nde araştırma görevlisiydi, Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza atmıştı Mehmet Fırat. “İntihar ettiği” söylendi ama YÖK Başkanı’ndan rektörüne, dekanından öğretim görevlisine kadar herkesin adım adım figüranı olduğu bir cinayet onu yaşamdan kopardı. “İntihar değil, politik cinayet” dedi arkadaşları; iktidara yaranmak dışında bir meşgalesi kalmamış olanlarca damgalandı, kapılar bir bir yüzüne kapatıldı ve dersleri elinden alınarak görev süresi uzatılmadı. Kabul edilen iş başvuruları “görülen lüzum üzerine” reddedildi. Mehmet Fırat Traş yaşamından vazgeçti ama barıştan, onurundan vazgeçmedi. Unutmayacağız!

Bizi bir arada tutacak şeyin daha fazla umut ve dayanışma olduğunun farkındayız. İhraç edilen Sevilay Çelenk hocamız, “umut, en politik duygudur” diyordu. Düşmanlar kına yakadursun, biz saflardaki yerimizi alalım. Biliyoruz ki bu devran sonsuza kadar böyle gitmeyecek...

Umut ve dayanışmayla!

****

KURAM bölümümüz Gülden Özcan’ın kamusal alan üzerine yazısıyla başlıyor. “Emekten Eyleme: Proleter Kamusal Alanını Tekel Direnişi Tecrübesiyle Anlamak” başlığını taşıyan yazısında Özcan, kamusal alana dair liberal yaklaşımların karşısına uzun yıllar göz ardı edilmiş olan Negt ve Kluge’nun proleter kamusal alanı kavramıyla çıkıyor. Habermas’ın izinden giden müzakereye dayalı yaklaşımların son yıllarda nasıl tıkanmaya yüz tuttuğunu, özgün ve yeni bir bakış açısıyla TEKEL Direnişi’nde emekçilerin kendi kamusal alanlarını nasıl şekillendirdiklerine odaklanarak tartışıyor. Burjuva kamusallığının karşısında siyasallaşmış bir proleter kamusal alanının keşfinin, sadece TEKEL Direnişi’ne taze bir bakış sunmak için değil, toplumsal mücadelenin gerilediği ama OHAL yasaklarına rağmen grev kararı alan işçilerin kendini göstermeye başladığı bir dönemde çatlaklar arasından ışığın nasıl sızabileceğini de hatırlatmak için önemli olduğunu düşünüyoruz.

Kuram bölümü Özen B. Demir’in “Erratum Yahut Bir Mıntıka Temizliği: Tabip (Sınıf) ve Tababet (Klinikopatoloji)” başlıklı yazısıyla son buluyor. Kavramsal bir “mıntıka temizliğine” girişen yazar, normal sözcüğünün izinde tıptan felsefeye, mantıktan sosyal bilimlere kadar bir sorgulamanın hatlarını belirginleştiriyor. Normal-anormal kavramsallaştırmasının her yere sirayet eden gölgesini verili tıbbın uygulamaları eşliğinde ve televizyon dizisi Dr. House’tan yola çıkarak serimliyor. Son olarak yazarın tabiriyle bir tür “aşırı tabiplik” halini almış tabipliğin etik kurallarını yeniden hatırlamanın önemini, zengin anekdotlar ve kıvrak bir kalemle Türkiye’deki durum üzerinden okura sunuyor.

POLEMİK bölümü Recep Aydın ve Levent Demirelli’nin “Bürokrasi ve Liyakat Tartışmaları Üzerine Bir Yorum” başlıklı yazısıyla açılıyor. Yazarlar Fethullah Gülen Cemaati ile AKP arasındaki çatışmayı marksist devlet tartışmaları üzerinden okumayı öneriyorlar. Poulantzas başta olmak üzere marksist düşünürlerin kavramsal repertuarına başvurarak bürokrasiyi “genel çıkara hizmet ediyor gibi görünürken sınıf çıkarına hizmet etme” nosyonuyla ele alan yazarlar, onu devlet içindeki mücadelenin çetin geçtiği alanlardan biri olarak görüyorlar. Bürokratik mekanizmanın ele geçirilmesi mücadelesini bir grubun “sızması” perspektifinden gören ve son dönemde liyakat etrafında sürdürülen tartışmaların aksine, yazarlar kendi derledikleri 1999-2015 yıllarını kapsayan ve 17-25 Aralık gibi kırılma dönemlerini dikkate alan ampirik veriler eşliğinde kapitalist bir devlette liyakatın yapısal imkânsızlığını vurguluyorlar.

Bölümün son yazısı olarak bir çeviriye yer veriyoruz. “Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Bin Yayla’sı Üzerine” adını taşıyan makale, yayınlanmasının onuncu yılında Antonio Negri’nin Bin Yayla üzerine değerlendirmesini içeriyor. Negri’nin Dilthey üzerinden başlattığı tartışmada, onun Nietzsche ile başlayan ve Heidegger ile devam ederek Foucault’da yankısını bulan “tarihsellik sorununa” dair bir tartışma hattını belirginleştirerek, Deleuze ve Guattari okumasının kapısını aralıyor. Tarihselliğe dair söz konusu okumanın başarıya ulaşamadığı ve ardıllarınca yolundan saptığı yerde Deleuze ve Guattari, Negri’ye göre bu “tarihselliğin bakış açısını kendi ontolojik ve kurucu boyutu içinde yenileyerek yeniden keşfeder”ler. Negri, Bin Yayla’yı “yeni tin bilimlerinin” kurulabileceği dört başlık üzerinden irdeliyor. Bunları kapitalist gelişmenin yeni boyutları bağlamında tarihsel materyalizmin yenilenmesinin unsurları olarak görürken, bu yenilenmenin “tin bilimlerinin temeli olarak” nasıl gerçekleşeceğini sorguluyor.

BİYOPOLİTİKA köşemizde, görece az bilinen ama alanın ilk önemli figürlerinden olan Agnes Heller’in yazısına yer veriyoruz. “Biyopolitika Siyasal Kavramını Değiştirdi Mi? Biyopolitika Hakkında Bazı İlave Görüşler” başlıklı yazısında Heller, biyopolitikaya cepheden karşı çıkıyor gibi görünmekle birlikte önemli sorular eşliğinde kavramın izlerini Yunan düşüncesinden hareketle keşfe çıkıyor. Arendt’in düşüncelerini merkeze aldığı tartışmasında, biyopolitikanın siyasal kavramıyla ilişkisini, onun açmazları üzerinden ve eski Yunan idealindeki “doğru politika” nosyonu bağlamında sorguluyor. Arendt’in Antik Yunan’daki oikos ile siyaset arasındaki ayrımı yankılayan “toplumsal sorun” kavramını esas alan Heller, “biyopolitikanın haklar talep eden” fakat “kendi içinde bir amaç olarak özgürlüğe değer vermeyen”, kitle kültürüne ait bir tür Schmittçi dost-düşman siyasetine tekabül ettiği sonucuna varıyor. Polemikçi diliyle Foucault yanında Marksist kuramcıları hedef alan Heller’in eleştirilerinden Arendt de nasibini alıyor.

SÖYLEŞİ bölümümüzde Türkiye’de çok fazla tanınmayan ama önemli bulduğumuz bir düşünür olan Manuel De Landa’yı konuk ediyoruz. Yeni Materyalizm ve Spekülatif Realizm akımlarının önemli bir temsilcisi olarak görülen yazar, bu sayıda yer alan Negri’nin yazısındaki materyalist vurguyla paralel biçimde Deleuze üzerine özgün yorumlarıyla biliniyor. Assemblage [birleşim] teorisiyle öne çıkan ve çok farklı alanlarda önemli eserler veren De Landa ile bilim çalışmalarından Deleuze ve Guattari’ye, “iki kültür” tartışmalarından sistem teorisine kadar ilginç bir söyleşi gerçekleştirdik. İlk olarak Metis’ten çıkan Çizgisel Olmayan Tarih: Bin Yılın Öyküsü kitabıyla Türkiyeli okurla buluşan De Landa’nın söyleşisini merakla okuyacağınızı umuyoruz.

SİNEMA bölümümüzde Emin Alper’in 2015 yapımı ikinci uzun metrajlı filmi olan Abluka’yı mercek altına aldık. Tepenin Ardı filmiyle dikkatleri çeken yönetmenin filmleri, ilk iki yazıda karşılaştırmalı olarak ele alınırken, son yazı edebi göndermelere başvurmaktadır.

İlk yazı “Abluka’nın İçi-Dışı: Bir Mekân” başlığını taşıyor. Yazısında mekân üzerinden taşra-kent farklılığını vurgulayan Mehmet Figan, özgün bir farklılık olarak film anlatısını erkeklik ve homososyallik kavramları üzerinden irdeliyor. Kadının temsili bakımından yönetmenin her iki filminin de erkek dünyasını nasıl inşa ettiğini vurgulayan yazar, son olarak bilgi-iktidar bağlamında bir çözümleme yapıyor. Filmdeki iktidar düzlemi ve metaforik olarak ulus-devlet düzleminde iktidarın bilgi üzerindeki tahakkümüyle nasıl işlediğine değinen yazar, filmdeki karakterin iktidarı temsil eden polisle ilişkisini mercek altına alıyor.

Yine kent mekânının metaforik içerimlerine odaklanan ve “Abluka’nın Sınırı” başlığını taşıyan ikinci yazıda ise Barış Aydın, ablukanın toplumsal hafızadaki izdüşümlerini hareket noktası olarak alıyor. Ardından fiziksel mekânı aşan düzlemleri ve politik içerimleriyle kentsel mekânın heterotopya kavramı üzerinden nasıl çözümlenebileceğine bakıyor. Son olarak Abluka filminde sunulan kentsel mekânın, güvenlikleştirme ve militaristleştirmeye odaklanan “yeni askeri kentçilik” gibi kavramlar aracılığıyla nasıl çerçevelendirilebileceğini “sınır” ve “eşik” kavramları yardımıyla ele alıyor.

Abluka: Ölümü Olumlayan Yaşam” başlığını taşıyan son yazıda ise Murat Özbek, edebiyata yaslanarak Turgut Uyar ve Edip Cansever şiirlerine başvuruyor. Filmi imge, diyalog, tekrar ve eksiklik temaları üzerinden çözümlerken her iki şairin Ahmet ve Ruhi Bey karakterleri aracılığıyla kent ve birey meselelerine değiniyor. Edebi göndermelerle Abluka arasında paralellikler kuran yazar, son olarak Barış Ünlü ve Jacques Rancière’ye dayanarak politik bir çözümleme sunuyor.

MEDYA bölümümüzde Emek Ünlü’nün Spartacus dizisi üzerine değerlendirmesine yer veriyoruz. “Spartaküs’ün Külleri Rüzgarların Koşusu” başlıklı yazıda, tarihsel figürlerin popüler kültür ikonları haline getirilmesinin altında yatan sınıfsal çelişkiye odaklanan yazar, egemenlerin Spartacus’ü ile ezilenlerin Spartacus’ü arasındaki farkı dizinin kahramanı temsil biçimi üzerinden inceliyor. Yazı bu tarihsel çarpıtma biçiminin kapitalist metalaşma ile ilişkisine değinirken, diziler popüler karakterlere dönüşen tarihi figürlerin “bu kişiliklerin yaşamış olduklarını” kabul etmeden “popüler tüketim nesnesi” haline getirilerek, “yaşamın reddine” dayanan bir biçimde algılandığına dikkat çekiyor.

KİTAP ELEŞTİRİSİ bölümünde Humberto Maturana ve Francisco Varela’nın Bilgi Ağacı: İnsan Anlayışının Biyolojik Temelleri kitabının değerlendirmesine yer veriyoruz. “‘Bilmek Yaratmaktır’: Otopoiesis ya da Epistemolojiye Biyolojiyle Bakmak” başlıklı yazıda Kemal Özdil, otopoiesis kavramının yaratıcısı olan Maturana’nın, öğrencisi Varela ile birlikte Şili’de başlayan entelektüel yolculuğuna değiniyor. Yazar, sibernetik geleneği biyoloji alanına taşıyan Maturana ve Varela’nın, ürettikleri kavramlarla felsefeden sosyolojiye bilme fenomenine ilişkin önemli tartışmaların tetikleyicisi olduklarını hatırlatıyor. Bu değerlendirmeyi Manuel De Landa söyleşimizle birlikte okumanızı öneriyoruz.


MİNÖR TEMASLAR bölümümüzde bu sayıda dört yazıya yer veriyoruz. İyi okumalar!