Yalnız Kalma Hakkı [Çağla Karabağ]




kampfplatz 3:8

Şubat 2015




Çocukluğumdan beri yalnız kalmayı pek severim. Belki erken yaşlarda bir tür rüşt ispatıydı bu; kendine yetebilmek, korkmamak gibi şeylerin bir göstergesi. “Kendine yeterlik” meselesinin, ilerleyen yıllarda da bir devamlılığı vardır elbet ama ilk olarak özdüşünüm imkânından söz etmek istiyorum. İnsanın dilsel, kültürel, sosyal, politik ve tarihsel koşullardan bağımsız ve dolayımsız bir şekilde kendine bakma hali pek mümkün olmasa da, yalnızlığın özdüşünümsellik açısından epeyce faydalı olduğunu düşünüyorum. Sosyal onay beklentimizi bir kenara bırakıp, yapıp ettiklerimizi eleştirel bir bakış açısıyla sorgulamak, hem kişisel hem toplumsal olarak çok anlamlı. Kimliğe dayalı rollerimizden büsbütün sıyrılamasak da en azından bunları bir süre askıya almak üzere, yalnız kalmak iyi bir fırsat olabilir. Üstelik sadece kendini sorgulamak ve öznelik krizleriyle yüzleşmek için değil, olma halini, oluş sürecini anlamak ve kabul etmek için de gerekli yalnızlık.

Empirik dayanaklar sunmadan, farklı sınıfsal konumları çapraz kesen bir grup içinde var olma ve var kalma durumunun bizimki gibi “cemaat toplum”larında hayli yaygın ve önemli olduğu gibi büyük bir laf edeceğim. Örgütlü mücadelenin, dayanışmanın, yan yana durmanın yerine bireyciliği öneriyor değilim tabii ki. Fakat çatışmalı durumlarda doğru bildiğini söyleme cesareti, pozisyonunu aidiyet ve bağlılıklara değil, ilkelere dayandırmayı gerektiriyor. En azından grup aidiyetini, aslî-kurucu bir varoluş biçimi olarak görmemeyi. İlkeler de insanüstü ve tarih ötesi değil kuşkusuz, ancak gerek gündelik hayatı gerekse kurumsal ilişkileri belli noktalarda geçici de olsa uzlaşarak devam ettirebiliyoruz. Çok basite indirgersek, ilkesel davranmak için olay ve durumları kişisel almayarak, farklı düzeyleri birbirinden ayırarak işe başlayabiliriz mesela. Yalnız kalmak pahasına ilkeleri savunabilmek için, şu ya da bu biçimde yalnızlıktan korkmamayı öğrenmek gerek...

Yalnızlığı sevme meselesine gelirsem, herkes yalnızlıktan keyif almalıdır diyememem (bence alsa çok iyi olur o ayrı) ama bazı insanların her zaman ya da zaman zaman bazı şeyleri yalnız yapma isteğine saygı duymak, bunun herhangi bir kişisel sorunla ilgili olmadığını/olmayabileceğini akılda tutmak çok zor olmasa gerek. Mesela tek başına film izlemek, uzun yürüyüşler yapmak, müze gezmek, denizi seyretmek, bütün bunları hem keyifli bir deneyim hem de özdüşünüm ve/veya tefekkür fırsatı olarak görmek herkes için değilse de kimileri için elzemdir. Tabi yalnızlığı seven kişi eğer bir kadınsa, hayatın her alanında sürekli karşılaştığımız erkek egemenliği girer devreye.

Bir kadının yalnız başına (veya kadın kadına, “kadın başına”) dışarı çıkmasını, yürümesini, yiyip içmesini tacize ve tecavüze “davetiye çıkarmak” olarak çerçeveleyen patriarkal söylem, kadının sadece evde değil her tür kamusal mekânda hem fiziksel hem simgesel anlamlarıyla erkek gücüne ve kontrolüne tâbi olmasını aksi durumda ise, olası kötü sonuçları kabullenmesini isteyen zihniyetin ürünüdür. Sözün kısası yalnız kalmak, bireysel tercihin ötesinde bir politik mücadele hattı aynı zamanda. Bir kadın, nerede, ne zaman, neyi, nasıl ve kiminle yapacağına kendisi karar verir! Dayanışma olmazsa olmazdır, paylaşarak hafiflemek de çoğalmak da şahane bir şeydir ama bazen yalnızlık da güzeldir...