Şiddetin Sahnedeki Pornografisi [Sevgi Doğan]



kampfplatz 3:9

Temmuz 2015



Akşam televizyonun karşısına geçip bir film izlemeye karar verdiğimizde film başlamadan önce belli bir yaş uyarısıyla karşılaşırız. Bu ya film şiddet içeriyor demektir ya “ayıp” şeyler var anlamına gelir. Oysa dünyada ta sınırımızda yaşanan olaylara baktığımızda zaten gerçek hayatımızda —kurguya hiç gerek kalmadan— şiddet ve onun pornografilerini yaşıyoruz ve çocuklara yaşatıyoruz. Bu neyin gizi bu neyin koruması! Gerçek şu ki şiddetin açık seçik bir şekilde yaşandığı pornografik bir dünyada yaşıyoruz. Estetiğin kesinlikle burada yeri yok. Kimi zaman estetikleştirilmeye çalışılan gerçeklik, kendisini buna gerek duymadan sanatçının eserinde yer edinir. Yani örneğin şiddetin estetikleştirilmiş halini sahnelerde ya da sanat yapıtında görmek isteriz; çünkü şiddetin kendisiyle yüzleşmeye gücümüz yahut cesaretimiz yoktur. Ancak bazen bu karşılaşma iyi bile gelebilir; neden olmasın! Moda Sahnesi’nin Kemal Aydoğan’ın rejisiyle sahnelediği Brasserie (Bira Fabrikası) oyunu tam da bahsettiğim estetikleştirilmeye gerek duyulmayan şiddetin pornografisini seyircileriyle paylaşır. 

Bira Fabrikası (Brasserie), 1960 yılında Fransa’dan bağımsızlığını ilan etmiş Fildişi Sahili’nde doğan oyun ve deneme yazarı, oyuncu ve yönetmen Koffi Kwahulé tarafından kaleme alınmış bir tiyatro oyunu. Brasserie, günümüz savaşlarından birinin meydana geldiği garip bir bira fabrikasını temsil eder. Bira fabrikası iki savaşçı gerilla tarafından ele geçirilir ve böylece karşıt guruptan insanların katledildiği bir yer haline gelir. Özellikle bu mekân, yeni güçlerin elinde, yıkılmış ülkenin ekonomik ve toplumsal yeniden doğuşunun sembolü olur. Kwahulé şiddetin pornografik yönünü, Bira Fabrikası’yla sahnelere taşımayı hedeflemiş gibi görünüyor. Ülkede yaşanan iç savaştan galip çıkan iki savaşçı ‘Yüzbaşı Ölümü Sallamaz’ (Necip Memili) ve ‘Onbaşı Asalak’ (Onur Ünsal), bira fabrikasını ele geçirerek ülke kalkınmasına yardım edecekleri ve demokratik bir ülke kuracakları söylemleriyle, asıl amaçları olan Las Vegas’a gitme planları yaparlar. Bira fabrikasında işçi Scwanchen’e (anlamı: ‘küçük çük’) (Gürsu Gür) işkence yaparak, fabrikanın nasıl çalıştırıldığını öğrenmeye çalışırlar. Scwanchen’den, çocuk yapmak için fabrikada çalışan erkekleri dizerek teker teker donlarını indirtip gözüne kestirdiğini yani Scwanchen’i seçen patroniçe ve hâlen Moulin-Rouge’un baş dansçısı olan ‘Patron Beyazbüyü’nün (Melis Birkan) sadece çalıştırabileceğini öğrenirler. Swanchen kendisine yapılan işkenceler sırasında iki savaşçının demokrasi ve kalkınmayla ilgili sözlerinin hiçbirine itimat etmez. Bunların, kendisini kandırmak için söylendiğini bilir.

Burada sömürge ülkelerde, sömürgeleştirme ve sömürgesizleştirmenin psikopatolojisi üzerine çalışan Frantz Fanon’un, sömürge insanlarının bilinçlenme süreci üzerine kafa patlattığı ve “kendiliğinden” bir bilinçlenmeden bahsettiği çalışmaları akla gelir. Fanon The Wretched of the Earth (Yeryüzünün Lanetlileri) çalışmasında, sömürgeleştirmenin ne düşünen bir makine ne düşünme yetileriyle donatılmış bir beden olduğunu ifade eder. “Sömürgeleştirme kendi doğal koşullarında şiddetten başka bir şey değildir. Sömürgeleştirme sadece büyük bir şiddetle karşılaştığında geri çekilir” diyerek, sömürünün ancak şiddetle son bulacağını açıkça ortaya koyar. Bu süreçte ezilenlerin —sömürülenlerin— bilinçlenmesinde, Rosa Luxemburg’la yakın bir yerden bakarak Hegelci bir yaklaşımla, “kendiliğinden” bir gelişmeden yana olduğunu gösterir. Bu anlamda Fanon, trajedinin ve komedinin bir arada sahnelendiği Kwahulé’ın oyunundaki gibi karamsar bir tablo ortaya koymaz. Kwahulé, işçinin içinde bulunduğu duruma rıza göstermesi ve kendisinin bir araç olarak kullanılmasına ses çıkarmamasını, bir yandan gerçekliğin acıtıcı bir gösterimi olarak verirken diğer yandan umutsuzluğun çizelgesini sunar. Oysa Fanon bahsi geçen çalışmasında “zamandan” bahseder ve “insanların, kurtuluşun, her birinin ayı ayrı üstesinden gelmeleri gereken bir iş olduğunu ve liderin hiçbir özel dayanağının olmadığını zamanla göreceklerini” ifade eder. Bu zaman, ancak halkların kararıyla ve iradesiyle gelecektir. Kwahulé ve Fanon’da bulabileceğimiz ortak şey, her ikisinin şiddeti farklı biçimleriyle serimlemeye çalışmalarıdır. Şiddeti sahnede verirken, şiddeti doğrudan pornografik bir şekilde yaşatan iki savaşçıyla, şiddeti dolaylı yaşatan patroniçe arasındaki ortaklığı ve şiddetin gerçekliğini farklı yönleriyle, korkutucu bir şekilde içimize işler, düşünme sürecimize sokar.

Şiddetin şiddetle son bulacağını ifade ederken Fanon, şiddet biçimlerinden bahseder adeta. Fanon şiddetin pornografik yanına vurgu yaparken, onun estetize edilebileceğini de savunur. Başka bir ifadeyle, pornografik yan daha barbar olanı temsil ederken, estetik olan bu barbarlığı belki de bertaraf eden yandır. Bu anlamda Fanon Dying Colonialism (Can Çekişen Sömürgeleştirme) yapıtında şunları dile getirir: “Kurtuluş savaşında sömürgeleştirilmiş insanlar kazanmak zorundalar; fakat bunu son derece temiz bir şekilde yapmalılar, ‘barbarlığa’ kaçmadan.”

Oyun bir anlamda Orta Doğu’da herkesin gözünün önünde yaşanan şiddetin pornografik yönünü, sahne tasarımında hiçbir abartıya gerek duymadan, seyircinin şiddetle yüzleşmesini sağlamak için sahneye taşımıştır. Stanley Kubrick’in yönettiği 1971 yapımı A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) filmindeki şiddetin, insanın tüylerini ürpertmesi ve oturduğu yere çakılıp kalmasına neden olması gibi, Bira Fabrikası’nda da sahnede şiddetin aynı yansısını buluruz.