Oyun Ruhu, “Je Suis Charlie”, “Je Suid Ahmed” [Emek Çaylı Rahte]




kampfplatz 3:8

Şubat 2015




Barry Sanders’tan bir anekdotla başlamak istiyorum: “Küçük Prens’te anlatıcı bir şey çizer kâğıda: bir boa yılanı. Hayvancağız biçimsizdir çünkü az önce bir yutuşta koca bir fili midesine indirmiştir. Resmi gösterdiği her yetişkin bunun bir şapka olduğunu düşünür. Çizim önemli bir şeyi öğretir bize: İnsan zamanla görülür olanda görülmezi görmeyi öğrenebilir, ama bunu ancak beklentilerinden ve önyargılarından kendisini sıyıracak kadar büyük güçle hayal gücünü kullanarak, başka bir deyişle yeniden saf haline dönüp, oyun ruhunu benimseyerek başarabilir.” Oyun ruhu geri dönülmez biçimde yitirildi. Bedeli ağır oldu. Bedeller ödenmeye devam ediyor.

Fikir insanı, sarf ettikleri arasında hele ki dinsel/kutsal mevzulara temas eden sözler var ise, Platonvari mağaralarının loş ışığında huzurla uyuşmuş zihinleri ve dinginleşmiş gözleri, hakiki gün ışığına maruz bırakmak suretiyle büyük rahatsızlıklara neden olmakla itham edilir her daim. Hallac-ı Mansur “en-el Hak” dedi “sen Tanrı mısın” dediler, idam ettiler. Ali Şeriati İslam, kapitalizm ve modernite üzerine düşündü, düşündürdü, çuvaldızı mensubu olduğu dinin âlimlerine batırdı, sürgün gittiği topraklarda öldürüldü. Çok uzağa gitmeye ne hacet? Turan Dursun’un “bence din bu” demesi yok edilmesi için meşru bir neden olarak görüldü. Ateist olduğunu ilan etmesi Aziz Nesin’i her koşulda bir tahrik unsuru yapmaya, canına/canlara kast edilmesine yetti.

Tahrik, ifade özgürlüğünün en büyük düşmanı, tahakküm kurmanın etkili aracı, bir tehdit silahı. Katliam sonrasında çıkan ilk Charlie Hebdo’nun kapağına Hz. Muhammed’in taşınması sonrasında ortalık yine karıştı. İslam Peygamberinin görselinin yer aldığı karikatürde Peygamber, gözünde bir damla yaş, elinde “Je Suis Charlie” yazısı, “her şey affedildi” diyordu. Cumhuriyet Gazetesi Derginin yeni sayısının Türkçe versiyonundan bir ek hazırladı, ölümler bu kadar tepki çekmişken onlara verilebilecek en güzel destek buydu diye düşünerek ve üstelik bazı görselleri de Türkiye’deki kırmızı çizgilerden imtina ederek basmama kararı almasına rağmen Gazete de öfkenin hedefi oldu. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan “Müslümanların kutsallarını hiçe sayanlar açık bir tahrik ve provokasyon içindedir” deyiverdi. Paris’te 1 milyon kişinin katıldığı, Ahmet Davutoğlu dâhil birçok ülkeden liderlerin de boy gösterdiği katliamı protesto yürüyüşünün üzerinden henüz çok geçmemişti ki Başbakan Davutoğlu “Türkiye’de bu hassasiyet varken, birileri Hazreti Peygambere hakaret niteliği taşıyan bir karikatürü, görüşü basıyorsa burada bir tahrik vardır. Bu ülkede, Hz. Peygambere hakaret edilmesine izin vermeyiz, bu çok açık ve net ilkesel tutumdur” sözleriyle tutumunu belli etti.

Esasında Charlie Hebdo saldırısı sonrası alevlenen tartışmalarda “kutsal değerlere hakaret” vurgusu yaparak meseleyi bazı kesimlerin tahrik edilmesi olarak gören sadece muhafazakâr cenahtan siyasiler ve İslamcı kesimler değildi. OpenDemocracy sitesinde Ben Hayes Dergi’nin karikatürlerini tahrik edici (incendiary) ve aşağılayıcı bulduğu için kendi yazısında kullanmama hakkı olduğunu söylerken, bir entelektüelin düşme mesi beklenen bir hataya savruldu. Zira “hassas konulara” dokunan herhangi bir metni, örneğin bu bir şarkı, kitap, resim, karikatür olabilir, tahrik edici bulmak, esasında ifade özgürlüğünü oldukça öznel kriterlere bağımlı kılmaktan başka bir yere bizi götürmez. Her ne kadar Hristiyan dünyasına eleştiriyi, hicvi oldukça toleranslı karşılayan bir refleks hâkim olsa da din adamları bile, inançların mizah konusu yapılmaması hususunda epey hemfikirler. Papa Francis “Eğer iyi arkadaşım Dr. Gasparri anneme küfrederse bir yumruk yemeyi bekleyebilir. Bu çok normaldir. Kimseyi provoke edemezsiniz. Kimsenin inançlarına hakaret edemezsiniz. Kimsenin inançlarını dalga konusu yapamazsınız” diyerek dinsel alanın, hangi din söz konusu olursa olsun, şakayı bir yere kadar kaldırabileceğini ifade etmiş ve ifade özgürlüğünün sınırını bir kez daha hatırlatmış oldu.

Siyasilerin, din âlimlerinin, kimi entelektüel çevrelerin tutumu böyleyken İslamcı radikallerin reaksiyonunun çok daha şiddetli olmasına şaşırmamalı. Charlie Hebdo görsellerini kışkırtıcı bulanlar tehdit dolu sözlerle sosyal medyada, namaz sonrası cami önü toplanmalarında ve protesto gösterilerinde katliamı destekleyen sözler haykırdılar. Cumhuriyet Gazetesi önünde “Kouachi kardeşler onurumuzdur” sloganları atarak, 7 Ocak’ta yaptıkları saldırı sonucunda 12 kişiyi katleden ve 11 kişiyi yaralayan, olaydan sonra öldürülen saldırganlardan yana olduklarını ilan ettiler.

Bizzat kendi elleriyle, kendi gerçekleştirdikleri saldırılarda insanları öldüren kişileri savunmanın, üstelik de “Ben Charlie Hebdo’yum” diyen herkesi tehdit eden bir dilin yasalarda bir yaptırımı vardı sanki? Hani şu Kürt gazetecileri cezaevine gönderen, Deniz Gezmişleri ananları davalık eden, cezalandıran 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) Kamu Barışına Karşı Suçlara dair 5. Bölümünde “suçu ve suçluyu övmeyi” düzenleyen 215. Maddesi vardı. Ne diyordu o madde:

TCK Madde 215- (1) İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Charlie Hebdo katliamını kınayan üç mizah dergisi Leman, Uykusuz ve Penguen saldırı sonrası aynı kapakla çıktılar “Je Suis Charlie” dediler. Ölüm tehditleri aldılar. Vahdet gazetesinden bir köşe yazarı twitter hesabından, “akıllı” olmalarını “tavsiye” ederek Penguen dergisini tehdit etti. Tweetinde “#CharlieHebdo Bak milletin inançlarına hakaret edilerek mizah yapılmaz #penguen @penguendergi gör bunları” sözlerini sarf etti. Bu arada insanın yaşamına kast eden tehditler de TCK’ya göre “Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” bağlamında suçtu sanki.

Madde 213- (1) Halk arasında endişe, korku ve panik yaratmak amacıyla hayat, sağlık, vücut veya cinsel dokunulmazlık ya da malvarlığı bakımından alenen tehditte bulunan kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Meşru şiddeti, kimin kime karşı kullanacağının tayinidir iktidar edimi. Arendt’in Voltaire’e referansla iktidarı, “başkalarını benim tercih ettiğim biçimde eylemeye mecbur etmekten ibarettir” diyerek tanımlayışı bunu net biçimde anlatır. Bu bağlamda neyin tahrik unsuru olduğuna, kimin öldürülebilir, kimin hayatta bırakılabilir olduğuna karar veren iktidarın alt bilincinin dışavurumudur ortalıkta uçuşan bu tehditler.

“Otoritenin en büyük düşmanı ve onu zayıflatmanın en kesin yolu kahkahadır” da der Arendt. Mizaha, onun açtığı çatlaklardan suyun akıp yolunu bulacağına inanarak özgür iradeyi ve özgür ifadeyi savunuyoruz. Elbette hakaret, tehdit, nefret söylemi, ayrımcılık ifade özgürlüğünün sınırını çizer. Ve fakat özgürlüklerin sınırını değil herhangi bir baskı ya da tehdit olmaksızın savunulabilirliğini konuşmaya ihtiyacımız var. Kierkegaard’dan esinle, “ne de olsa kahkaha bizden yana” demeli onunla ittifak halinde olmalı.

Kadının kahkahasından rahatsız olan zihniyet, mizahtan yana dertli. “Gülüp geçmek” diye bir deyimimiz varken hem de. Gülüp geçseniz ne kadar hafifleyecek, ne kadar insan olacaksınız oysa. Barry Sanders, gülme ediminin, tıpkı dil gibi insanı diğer canlılardan ayıran yegâne özellik olduğunu söylerken insanın gülme yoluyla varlık kazandığına işaret eder. Önce gülme vardı.

Charlie Hebdo dergisi pek çok kesim tarafından fazla iğneleyici bulunan, İslam Peygamberi karikatürünü ilk yayınladığından beri dinlere saygısızlığı vurgulanan ve radikal grupların hedefi haline gelen, yer yer ırkçı imaları olduğu iddia edilen, velhasıl küresel düzlemde söz söyleyen ve rahatsız eden bir yayın. Her şey bir yana, şu aşamada en geri döndürülemez, acı ve öfke duyulası gerçek ise çok değerli karikatüristlerin, yazarların dâhil olduğu 12 insanın öldürülmüş olması.


Katliam sonrasında #JeSuisAhmed hastagiyle yapılan paylaşımlarda “Ben Charlie Hebdo değilim. Ben, dinimle alay eden derginin saldırısına engel olmaya çalışan Müslüman Ahmed’im” diyen twitler çokça paylaşıldı. Şüphesiz, dileyen “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) desin, dileyen öldürülen polis memuru Ahmed Merabet anısına “Je suis Ahmed” ama şu da unutulmasın; ölüler yarıştırıldığında, ölümler kategorize edildiğinde herkes zan altındadır ve herkes, “öldürülebilir insanlar” sınıflandırmasını yapma cüretini gösterirken bulabilir kendini. Mısır’da ölen Esma’ya ağlayıp Berkin Elvan’ı yuhalayanların ölümle kurduğu ideolojik bağ, sınır tanımayan “biz” ve “onlar” kutuplaşması gözleri kör ediyor. Öldürmeleri olağanlaştırıyor, görmeyi imkânsızlaştırıyor. Ey oyun ruhu, geldiysen 3 kere masaya vur.