Laiklik [Kansu Yıldırım]




kampfplatz 3:8

Şubat 2015




Irak’ta binlerce Ezidi erkek, kadın ve çocuk kayıp. Kayıp olanların büyük çoğunluğu ise ölü. Irak İnsan Hakları Genel Komisyonu, Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Ağustos ayında Şengal’e başlattığı saldırının ardından 3.583 Ezidi’nin akıbetinin bilinmediğini açıklayarak bunlardan 1.597’si kadın olduğunu belirtmişti. Hâlâ yaşıyorlarsa bunlar arasında durumları en kritik olanlar, kadınlar. Uluslararası Af Örgütünün çalışmasına göre IŞİD’ın esir aldığı, zorla kaçırdığı kadınların büyük çoğunluğu yaşadıkları travmalar nedeniyle intihar etmiş veya etmeye meyilli.


Tecavüze uğrayan, zorla evlendirilen, köle olarak satılan, istismar edilen kadınları anlamanın, onlarla, yaşanmışlıklarıyla duygudaşlık kurmanın imkânı yok gibi görünüyor. IŞÎD’tan kaçan 27 yaşındaki Wafa takma isimli genç kadın şunları anlatmıştı: “Bir gün bize banyo yaptıktan sonra dansçıların giydikleri kıyafetlere benzeyen kıyafetleri giymemizi söylediler. Jilan kendini banyoda öldürdü. Bileklerini kesti ve kendini astı. Çok güzel bir kızdı. Sanırım, bir adamın onu alacağını biliyordu. O yüzden kendini öldürdü...”

Evet, belki acıyı içselleştirmemiz önünde setler olabilir; ne var ki, IŞÎD’i ve onu palazlandıran sömürü (her iki anlama gelecek şekilde expolitation ve sexpolitation) düzeneğini kavramak mümkün. “Tutsakları ve Köleleri Almakla ilgili Sorular ve Yanıtlar” ismiyle ucube bir broşür hazırlayarak, ergenliğe erişmemiş bir kadın kölenin eğer cinsel ilişkiye hazırsa onunla ilişkiye girilebileceğini yazan zihniyet, IŞÎD’ı kapsayan ama onu aşan bir ölçeğe sahip. Bu taciz ve tecavüz silsilesi, IŞÎD’in öncülü, hatta onun bir tür prototipi sayılabilecek Suriye’deki İslamcı çetelere kadar uzanıyor. Hamide Yiğit’in AKP’nin Suriye Savaşı derlemesinde Hayel Ali Almathabi, Suriye’deki kadınların çeteler tarafından maruz bırakıldığı durumdan bahsediyordu. O dönem Süleymaniye’deki mülteci kampında yaşanan bir olay basına şöyle yansıyordu: “Suriyeli mülteciler kendilerini yaktı.” Bu haberin arkasındaki gerçek ise şuydu: “Suriyeli bir kadın üç kızıyla birlikte Cihat Nikâhı adı altında 20’den fazla Afgan, Suriyeli ve diğer uyruklu cihatçıların defalarca tecavüzüne uğradıkları için kendilerini yaktılar.” Evet; bedenlerini ve iradelerini ateşle arındırdılar yahut cezalandırdılar! Bunu bilemiyoruz ama bildiğimiz gerçek yani silahlı İslamcı çetelerin kadınların “ehlileştirilmesi” gereken bir nesne olarak gören bakış açısı, her geçen gün daha çok yayılıyor ve meşrulaşıyor. Savaş koşullarının kaotik atmosferinde işlevselleştirilen “cihat nikâhı”, pornografik şiddetin ve hazzın tatmini için kadınları fundamentalist militanlara hizmet etmeye zorluyor.

Bu sadece Suriye ile sınırlı değil. Tunus başta olmak üzere başka Arap coğrafyasında da kadınlar cinsel sömürüye-istismara maruz kalıyor. Hayel Ali Almathabi, Tunusluların Suriye’deki savaşçıların cinsel ihtiyaçları için cihat nikâhına yollanmak üzere kendi kız kardeşleri de dâhil, küçük kızları topladıklarından bahsediyordu. Nikâhlamak yani doğru adlandırmayla “seks kölesi” olarak kullanılmak üzere 2013 yılının Mart ayında 20 Tunuslu kız kaçırılmıştı. Burada dinin araçsallaştırılma biçimi kritik çünkü militanların cinsel arzularının dizginlenmesi için gerekli olan ilahi keyfiyet suni fetvalarla sağlanıyor. İslamcı grupların konjonktürel ihtiyaçlarına göre kutsallık, çıplak şiddete ve yabanıl arzulara dönüşüyor.

Filistinli yazar Jadallah Saffan’a göre, İslamcı cihatçı örgütler içindeki liderler, kadınları eğlence nesnesine dönüştüren ve fuhuşu meşrulaştıran fetvalar yayımlayarak kadınların on tik mahiyetini daha da hiçleştiriyor. Fetvalar nedeniyle çatışmalar sırasında esir alınan çok sayıda kadın öldürülmeden önce tecavüze uğruyor. Belki şunu da eklemek gerekir, heterojen inanış sistemlerinin olduğu bir coğrafyada tecavüze uğrayan kadınlar hayatta kalsa bile patriyarkal ahlak normları yüzünden ya dışlanıyor ya yalnızlaştırılıyor. Bu sosyal algı, sığınma kamplarındaki diyaloglardan anlayabildiğimiz kadarıyla, Ezidi kadınların mağduriyetini daha da arttırıyor.

IŞİD’in temsil ettiği vahşet ve kadınları organik bir mahsul olarak gördüğü anlayış, dinin hermeneutik ya da literal okumasından önce bizzat dinin bir kamu idaresi sistemi haline gelmesinden; toplumsal ve kurumsal disiplini belirleyen temel ilke olmasından kaynaklanıyor. Siyasal İslam’ın militerize olduğu momentte, yanı başımızda böyle bir örnek varken toplumsal taleplerimizin içeriğini netleştirmek ve güncellemek gerekiyor. Dinselleşmenin en püriten ve çekirdekten ifadesini bulduğu, Ortadoğu’da komşusu IŞÎD olan ve “bölgesel liderlik” güden, her geçen gün İslami referanslara dayanan bir ülkenin komşusunun nasıl bir rejimle/arkhe ile yönetildiği içerideki toplumsal dinamikleri yakından ilgilendiriyor.

Nasıl mı? Bakanlar yolsuzluktan “ak”lanmadan önce Başbakan Davutoğlu yaptığı bir konuşmada “Kim herhangi bir şekilde harama bulaşırsa, kardeşimiz de olsa onun kolunu koparmaya kararlıyız” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Bu ifade üzerinde çok durulmadı ve merkez siyasetten muhalefet liderleri “hadi kopar” diyerek zımni şekilde meşrulaştırmaya hizmet etti. Hâlbuki bu ifade tam da dinselleşmenin mantıksal bir göstergesi: Davutoğlu şeriat hükümlerine gönderme yaparak “adalet” tanımının ve adalet tesisinin tarifini yapmıştır. Dindar-kindar nesli yetiştirmek için ideolojik yeniden üretim sürecini sonuna kadar işleten siyasi iktidarın, gündelik siyaseti ve yaşamı bu şekilde tarif etmeye başlaması, sorunun ne Suriye ne Irak ile sınırlı kaldığının işaretidir. Bu bağlamda ilgili iki kritik örnek verilebilir. İlk örnek, bir toplantıda, Zonguldaklı bir maden işçisinin, son yaşanan maden katliamlarından sonra çalıştığı işletmedeki mescit sayısının arttığını söylemesiydi. Neredeyse eşzamanlı olarak, İstanbul Müftülüğü’nün Cuma Hutbesinde de iş güvenliğini konu alarak iş güvenliğinde aşırı tedbirin “Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür” uyarısı tesadüfî olmasa gerek(!) İkinci örnekse, bazı okullardaki laboratuarların kapatılarak mescide dönüşmesiydi. Bunu benzer durumlar da takip etti. Sınav sistemindeki değişiklik nedeniyle ailelerin ve öğrencilerin rızası dışında İmam Hatip Liselerine yönlendirilmesi veya okullarının bir gecede İmam Hatip’e dönüşmesi gibi olaylar vuku buldu.

Görüleceği üzere dinselleşme, salt ilahi hükümler manzumesinin yeryüzünde egemen kılınmasının ötesinde—bu iki örneğe paralel—anlamlara da sahip; emek-sermaye çelişkisini silikleştiren ve pedagojik açıdan bilinci baskılayan, ideolojik yeniden üretimi içeren bir süreç... O zaman şu soruyu sorabiliriz. Böyle örnekler varken yanımızda ve içinde yaşadığımız, laikliği nereye koyalım?