Cehalete Övgü Çağı [Gözde Orhan]




kampfplatz 3:8

Şubat 2015




 2000’lerin başından bu yana hem sayısı hem görünürlüğü hızla yükselen kadın cinayetleri, bu dönemde iktidarda olan ve yalnızca siyasal alanı değil toplumsal-gündelik yaşamı da büyük oranda belirleyen muhafazakâr-erkek yönetenlerin genel karakterinin, sıradan erkeklere sunduğu cesaretten başka bir şey değil. Kadına yönelik şiddetle hükümetin kadın politikaları arasında sıkı bir ilişki olduğu muhakkak. Ayrımcı ama inceltilmiş bir devlet dilinin en aşağıdakilere yansıması öldürücü oluyor. Bunun örnekleriyle her gün karşılaşıyoruz. Yeni hegemonyanın inşasından önce de elbette kadınlar özgür değildi; ancak bugün (eşitlik gibi) kadınların en temel kazanımları dahi devletin en üst kademelerindekilerce sorgulanıyor. Basitçe ifade edecek olursak, bu politikaların erkekte yarattığı intiba, kadının kendinden aşağı olduğu ve kadın üzerinde kendi iktidarını kurmanın meşru olduğudur.

Yeni hegemonyanın tutturduğu dilin aşağıdakilere nasıl yansıdığını ve nasıl gündelik şiddete dönüştüğünü başka mecralarda izlemek de mümkün. Sıradanlaşan şiddetin tek muhatabı kadınlar da değil. Bu bağlamda iki meslek grubunun önemli ölçüde psikolojik ve fiziksel şiddetin hedefi olduğunu, bunun da “cehalete övgü” olarak tarif ettiğim yeni politik konumlanışla yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Vurgulamak istediğim iki grup hekimler ve öğretmenler. Bu kesimler hakkındaki toplumsal algıdaki dönüşümü, bir “kısa Türkiye tarihi” olarak okumaktan yanayım.

Bilindiği gibi öğretmenler 1920’lerden itibaren cumhuriyet ideolojisinin ülkenin en ücra köşelerine kadar yayılmasında etkin rol oynadılar. Hekimler de yine modern tıbbı taşraya taşıyarak geleneksel olana açılan savaşın bir parçası oldular. Genç, donanımlı ve yeni rejimin ilkelerine bağlı yeni kuşağın taşrayla karşılaşması, taşrayla yaşadığı çatışma, özellikle dinsel-batıl-geleneksel olanla giriştiği mücadele dönemin romanlarına da konu olmuştur. Taşra, dışarıdan gelene saygı ama daha çok korkuyla yaklaşır; en nihayetinde bu yabancı, yerelin nezdinde henüz ne olduğunu çok da kavrayamadıkları yeni devletin elçisi niteliğindedir.

Taşrayı aydınlatma ülküsüyle zorlu bir alana gelen yabancı, yoluna baş koyduğu ulvi amacın gereklerine uygun olarak burayı dönüştürmeye çalışır. Ancak Kemalist devrimler, özellikle taşrada sanıldığı gibi hızlıca içselleştirilmemiştir (DP’nin seçim başarısı bunu kanıtlar niteliktedir). Taşraya gelen yabancıyla yerel arasındaki ilişki adı konmamış bir gerilim içerir. Yerelin gözünde öğretmen ya da hekim, ona “sen” diye hitap eden, kendisini cahil hissettiren ya da doğrudan bunu ifade eden, kendisine yabancı Batılı değerleri dayatan bir kamu görevlisidir. Diğer yandan ona saygı da duyar çünkü geri kalmışlığın, yoksulluğun yegâne nedeni cehalet olarak sunulmuştur. Okuyan yazan insan onu içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmaya muktedir olan kişi olabilir. Ancak her şeyden önemlisi, bu okumuşlar devletin ete kemiğe bürünmüş halidir. Yereldeki için devlet hem güç, hem korku öğesidir. Öğretmenden ve hekimden çekinir. Bu korkuyla karışık saygı, dışarıdan gelenin yerel üzerinde doğal bir hiyerarşi kurmasına da neden olur. Bilginin iktidarı, özellikle küçük yerlerde bu tür devlet memurlarına ayrıcalıklı bir konum yaratmıştır diyebiliriz.

Bugüne geldiğimizde hem öğretmenlerin hem hekimlerin toplumca algılanışlarında önemli bir fark göze çarpıyor. Elbette bunu doğrudan AKP iktidarına bağlamak doğru değil. Mesleki performans kriterlerinin, eğitimde ve sağlıkta yaşanan piyasalaşmanın son derece önemli faktörler olduğunu ve neo-liberalizm koşullarında kamusal hizmetlerin veriliş biçimi dönüşürken hizmeti sunanlara bakışın da doğal olarak dönüştüğünü vurgulamak gerek. Ancak algı dönüşürken, hizmeti sağlayanlarla hizmeti alanlar arasındaki ilişkinin üslubunun gündelik şiddet halini almasıyla kadın-erkek ilişkilerinde şiddetin gittikçe daha fazla öne çıkması arasında benzer bir yan var. Bugün, bir zamanların “dokunulmazlık” sahibi kesimlerinin şiddete varan aşırılıklara maruz kalmalarının, başta sözünü etmeye çalıştığım yukarıdan aşağıya ivmelenerek yansıyan ideolojik aktarımın sonucu olduğunu düşünüyorum. Memurlara değil bu kez “millet”e sunulan “irade”, kontrolsüz bir güce dönüşmüş görünüyor.

Günümüzde sıklıkla hasta yakınlarının hastane bastığı, sağlık personelini dövdüğü, tehdit ettiği yönünde haberler okuyoruz. 2012’de Antep’te 30 yaşındaki hekim Ersin Arslan hasta yakınlarınca öldürüldü. Hekimlere ve öğretmenlere yönelik şiddetin örnekleri o kadar çok ki burada saymakla bitmez. Daha az bilinenlerden bahsedeyim. Atanamayan öğretmenler (ki sayılarının İzlanda nüfusunu geçtiği söyleniyor) sözleşmeli ya da vekil öğretmen olarak güvencesiz, neredeyse karın tokluğuna çalışıyorlar. Ancak atananlar da gerek psikolojik gerek fiziksel şiddete uğruyor. Yalnızca geçtiğimiz yıl Pendik’te, Bursa’da, Afyonkarahisar’da, Ümraniye’de veliler tarafından dövülen öğretmenler oldu. Bunlardan birinin gerekçesi “çocuklarının devamsızlığını bildirmemek” idi. Bir başka tuhaf örnek: 24 Kasım öğretmenler gününde Afyonkarahisar’da bayılan kız öğrenciyi hastaneye götürmek isteyen okul müdürü ve 3 öğretmen öğrencinin yakınları tarafından dövüldü. Öğrencilerin şiddetin faili olduğu durumlar da var: Bilecik’te ve Kütahya-Tavşanlı’da öğretmenler öğrencileri tarafından dövüldü. Tavşanlı’daki olayda öğretmenin bacağı kırıldı. Saydıklarımın yalnızca 2014’teki olaylardan basına yansıyanlar olduğunu söyleyeyim.

Bu kitlesel şiddet halinin eğitim-bilgi üstünlüğüne sahip kesimlere yönelmesinin iktidarın üslubuyla ve söylemiyle çok alakalı olduğunu düşünüyorum. Atanamayan öğretmeni azarlayan, hekimlerin çalışma saatlerinden uzmanlık alanlarıyla ilgili konulara kadar her şeye müdahale eden (bkz. kadın doğum tartışmaları), bilgiye sahip olanın bilgisini değersiz-önemsiz gören bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bilimsel bilgiyi değil piyasaya dönük bilgiyi tercih ettiğini açık bir pervasızlıkla zikredebilen ama bilgiye sahip olanın konumunu sarsışını sanki halktan yana bir dönüşüm yapmışçasına popülist bir retorikle sunan bir mantalite bu. Temel söylemini “anti-elitizm” üzerine kuran (ancak yeni bir elit sınıf inşa etmekten de geri durmayan), orta sınıfların statülerini aşağıya çekerek kendi kitlesinin statüsüne yakınlaştırmaya çalışan ve bunu yaparak bir “eşitlik” kuruyormuş gibi yapan bir yanılsama düzeni bu. Tüm bu söylem ve değerlerle donanmış yeni hegemonyanın dayattığı eğitim ve sağlık politikaları, iktidarı adeta taklit eden “millet”e katıksız bir şiddet teşviki olarak yansıyor. İktidar bilimsel bilgiyi küçümsedikçe, bu “cehalete övgü” hali en tepeden en aşağıdaki dek yayılıyor.

Bilgiye sahip olanın sahip olmayanlar üzerinde iktidar kurmasını savunacak değiliz elbette, ancak tepeden aşağıya ivmesi artarak yansıyan korkunç bir cehalete övgü halini “halkın iktidarı” olarak okuyacak kadar da saf olmamak gerek.