Anma: ULUĞ NUTKU

Bora Erdağı[1]












Hatıralar Ölümsüzdür. On yıldan daha fazla bir zaman önce Uluğ Nutku’yu (1935-2014)[2] karşılamakla, KÎT (Kamu İktisadi Teşekkülleri) misafirhanelerinden birine yerleştirmekle, ona yarenlik ederek İzmit’teki ve üniversite yerleşkesindeki acemiliğini atmasını sağlamakla görevlendirildim. Elbette, bunu memnuniyetle yerine getirecektim. Kaldı ki yalnız da olmayacaktım bu görevimde. Nutku Hoca’yı çok öncelerden tanıyan yüksek lisanstaki sınıf arkadaşım Yusuf Yalçın, bana yardımcı olacaktı. O, Nutku Hoca’yı hem Çukurova Üniversitesinden (Adana) hem Mersin Üniversitesinden tanıyordu. Gerçi Doğu Akdeniz Bölgesi’nde Nutku Hoca yörenin ileri gelenleri ve entelektüelleri tarafından biliniyormuş. Bunun iki sebebi varmış; biri, bu iki üniversitede felsefe öğretmenliğini ve felsefe bölümünü arkadaşlarıyla kurmuş olması, ikincisi yerel halkla üniversitenin kültürel ve felsefi olarak ilişkilenmesine olanak sağlamış olması. Nutku Hoca, Eğitim-Sen ve kimi yerel kurumlar aracılığıyla, özellikle de yereldeki gazeteler ve dergiler aracılığıyla kamuoyuyla ilişkisini hiç koparmazmış ve koparmazdı da. Dolayısıyla Yalçın’ın, Nutku Hoca hakkındaki bilgisi sadece derslerden değil, aynı zamanda karınca kararınca aydınlanma ve dayanışma mücadelesine dönemsel olarak Nutku Hoca’nın vermeye çalıştığı aktif destektendi de. Oysa Nutku Hoca, yeni yetme ve alaylı bir felsefe okuru olarak benim için sadece adını duyduğum biriydi ama “kitabı olmadığı için” bütün bilgim kulaktan dolmaydı. O zamanlar, benim gibi yetersiz bilgiye sahip olanlar sanırım çoğunluktaydı. Nutku Hoca, hakkında herkesin olumlu konuştuğu ve bilenlerin izini takip edebildiği biriydi: Muhalif, felsefesever, öğrenci ve mücadele yoldaşı, yüce gönüllü, cevaplardan çok soruların ve gerekçelerin takipçisi olan biri.

90’lı yılların sonu 2000’li yılların başında Nutku Hoca’nın iki haftada bir Cumhuriyet Üniversitesi’nden (taa Sivas’tan, otobüsle) Kocaeli Üniversitesi’ne gelmesinde yukarıda saydığım olumlu kişisel özelliklerine ek olarak başka birkaç şey daha etkili oldu. Bunlardan en önemlilerinden biri İstanbul Üniversitesi’nden öğrencisi, H. Sinan Özbek’le kurduğu ilişkiydi. Bir diğeri ise; bir bütün olarak Nutku Hoca’nın varoluşsal ve politik yönelimleriydi (Bu ikinci konuya yeri geldikçe tekrar değinmeyi sürdüreceğim).

Bütün bunlar, nasıl biriyle tanışmak üzere olduğumu imgesel olarak zihnimde belirginleştirmeme yardımcı oldu; fakat asıl gerçek daha sonra ortaya çıkacaktı. Hepsi topu üç dört saatlik yüksek lisans dersi vermek için Sivas’tan en az on beş saatlik otobüs yolculuğuyla yollara düşen Nutku Hoca, tüm dünyevi kaygılarla birlikte, üç şeyin peşinde olduğunu da gösterdi. Birincisi gündeliklik (everydayness) veya güncellik (actuality) içinde olanla düşüncenin (thought) fikri ufukları (scopes of the idea) arasında birlikte yollar örme, özellikle de herkesin kendi yollarını yaratabileceği başlangıçları/patikaları (paths) aralamasını teşvik etme isteğindeydi. İkincisi, bu patikaların bir kurtuluştan ziyade yaşama kültürü olarak her yana yayılmasına tanıklık etmek istiyordu. Bu aynı zamanda ölülerden çok yaşama, kazananlardan ve kutsallardan çok kaybedenlere ve dünyevi olana, nostaljik olandan çok devrimciliğe olan rabıtasının da bir sonucuydu. Üçüncüsü, kıymetlinin kıymetini kıymetten yana üretebilmek için umarsız yaşamayı birlikte öğrenmeye çabalıyordu. Yani sonraları kendisinin de adlandırdığı üzere “gezgin bir felsefe”nin peşindeydi.

Tam da Nutku Hoca’nın bu istek ve çabaları bizde [bende ve rahmetli dostum Taner Yelkenci’de (1971-2013)] inanılmaz etkiye yol açmaya başladı. Nutku Hoca’ya yarenlik edip şehir dışındaki misafirhaneden derse kadar getirdiğimiz her daim, felsefi bilgiden çok görmeyi, duymayı, dokunmayı, tatmayı ve koklamayı yeniden öğreniyorduk. Bize verili ve tamamlanmış olan her şeyi tam bir eksiklik olarak gösteriyordu. Üstelik hokkabazlık yapmadan, hedefin köken değil kökenin hedef olduğu bir tutumla bunu yapıyordu. Bu gitmeler, gelmeler, yarenlikler, seyretmeler, konuşmalar öğrenmemize, daha çok da mimetik bir etkiyle var olanları kendimizin kılmamıza yol açıyordu. Kısacası duruş, bakış ve düşünce biriktirmeyi öğreniyorduk ama yeniden ve yeniden; tıpkı Herakleitos’un güneşi gibi, sıradan ama her gün yeniden doğan ve her doğuşunda/karşılaşmada eskisiyle bütünleşen yeni şeylere yol açarak. Zamanla bu yenilenmeler bizi, tartışmalarımız aracılığıyla farklı kişiler olmaya, farklılıklarımızla biz olmaya itti.

Her ne olursa olsun Taner ve ben, tıpkı Lucien Lefebvre’nin Cizvit yatılı okullarındaki yoksul öğrencilerin hocalarını [ki bu hoca Fransız tarihçi Jules Michelet’dir (1798-1874)] açlıkla beklemeleri gibi biz de Nutku Hocayı bekliyorduk. Lefebvre’nin Rönesans İnsanı nında[3] bu bekleme sahnesi müthiş bir şekilde betimlenir. Artık Taner’le ben, Nutku Hoca istemese de, İzmit’te bulunduğu her an ona yarenlik etmek için çabalıyorduk. Bu çabamız felsefi bilgiden ziyade, patikalarımızı ve yaşama kültürünü kıymetliden yana geliştirmenin nasıl imkânlı olacağını belirlemeye yönelik oldu. Nitekim ikimiz de, mevcut bol para ve statü getiren işyerlerimizden bir şekliyle ayrılarak/istifa ederek ilk ciddi adımlarımızı “kendimizi bilme”ye doğru attık. Başlangıçta adımımızı felsefeye ve akademiye doğru attığımızı sanıyorduk, meğerse içselleştirdiğimiz şeyler bize bunun doğru olmadığını gündelik yaşamımızdaki tavır almalarla göstermeye başladı. Nutku Hoca’mızın olgunlaştırmamıza yardımcı olduğu tutumlar, kendiliğinden yürürlüğe koyduğumuz bu bilme sürecinin bir tür entelektüalizm olduğunu bize iyice kavrattı. Dolayısıyla kendi serüvenlerimiz de Nutku Hoca gibi başından beri ikili yönelimin bütünlüğünü kurma ihtiyacı içinde gelişti: bir yanda akademi, fikirler tarihi, düşünme, teorik gereklilikler öte yanda bütünüyle çağının insanı olmak kaygısının pratik örgütlenmesi.

Nutku Hoca’yı (ve onun gibi olan Türkiye entelektüellerini) anlamak için sarf ettiğimiz çaba, entelektüalizmin içsel bağlar taşıyan yönelimlerinin birbirinden koparılamayacağını göstermekle kalmadı, yinelenerek ve yenilenerek ilişkiselliğin sürekliliği içinde anlam üretecek gerçekliklere dedikodulardan daha fazla zaman ayırmanın gerekliliğine işaret etti. Bir başka ifadeyle Nutku Hoca sayesinde onu tanımış olmaktan daha besleyici ve geliştirici olacak olan bir başka nüve vardır: Tanıklığın sorumluluk, sorumluluğun ise hatıraların ölümsüzlüğüyle kavrandığı gerçeği.

***

Kalanlar: Nutku Hoca’nın ilk kitabı 1998’te yayımlandı. Daha önce farklı yerlerde yayımlanmış makale ve denemelerinin, bir de bazı konuşma metinlerinin insan felsefesi disiplini çerçevesinde derlenmesinden ibaret bir kitaptı. İsmi oldukça yüce gönüllüceydi: İnsan Felsefesi Çalışmaları3. Yüce gönüllüydü, çünkü kaç yılın akademisyeni, profesörü, onca öğrenci yetiştirmiş ve mücadelelere müdahil olmuş biri olarak kitabına halen “çalışma” demekten çekinmiyordu. Bu kitap hakkında Betül Çotuksöken’in Cumhuriyet gazetesi Kitap Eki’nde yazdığı bir tanıtım yazısının dışında o günlerde pek bir şey çıkmadı. Daha sonraları felsefelogos’ta benim bir değerlendirmem yayımlandı.[4] [5] Nutku Hoca yazımı okuyup, hem yazımdaki serimlemelerim hakkında hem de sorduğum sorular hakkında bazı açıklamalar yapma nezaketini Taner’e ve bana göstermişti. İlk kez hiçbir komplekse düşmeden düşüncelerini başkalarıyla birlikte yeniden okuyan, yorumlayan ve ikna olmadığında sessizce başını kaşıyarak sigarasını abanırcasına içine çekip düşünen biriyle karşılaşıyorduk. Kendini savunmaktan ziyade düşüncenin kendisini anlaşılır kılmaya çalışırdı; önce yüzünde bir soru işaretiyle açıklığa; gökyüzüne ya da boşluğa doğru bakardı, tekrar sorgulamanın tıkandığı yeri açmak için oldukça ekonomik bir dille açıklama yapmaya yönelirdi. Bu çabası bol laf içeren cümlelerden ziyade, derin bir sessizlik konuşması ve ardından, başa dönecek kadar cüretkâr bir yinelenmeydi. Sanırım tam da bu yüzden öğrencileri onun bu düşünce adabının etkisine girerlerdi, kendilerini tartışmaların tam ortasına bulurlardı; yinelenen ve yenilenen bu düşünce döngüsünün oyununa/gerçeğine kapılarak kendilerini zamanın akışkan doğasından koparırlardı. Hiç şüphesiz bu durum bizim için de öyle olurdu.

İnsan Felsefesi Çalışmaları ideoloji, diyalektik ve eleştiri kavramlarının “İnsan nedir?” sorusu etrafında sorgulanmasını içeriyordu. Bu sorgulama so muttan, tikelden, gündelikten genele, tümele, soyutluğa doğruydu. Fakat bu yönelişte tikele sadık kalmayan genele, tümele, soyutlamaya karşı direnen bir tarzı benimsemişti. Bu yüzden ontolojik ve epistemolojik gerilimleri görünür kılmaktan kaçınmaz ve bunun için de felsefi antropolojinin tutumlarını benimserdi.

Hocası Takiyettin Mengüşoğlu (1908-1994) gibi “İnsan nedir?” sorusunu bilimin ve felsefi fikirlerin ışığında anlamaya çalışırdı. Nutku Hoca’nın bu tutumunu şu sözleri özetlemektedir: “İnsan felsefeleri hep olacaktır. Ama buna ulaşmak genel bir insan kavramıyla başlamayı değil, genelliği canlandıran; farklı yörelerde, farklı dillerde yaşayan insanların sorunlarından geçmeyi gerektiriyor.” Bir başka ifadeyle insanın biyolojik evrimi, ister Charles Darwin’in ister çağdaş genetik biliminin konusu olsun ister Platon’un ister Nicolai Hartmann’ın ve Max Scheler’in insan doğası tartışması olsun Nutku Hoca’nın yol göstericisi, somut ve tikel insanla kültürün ya da uygarlığın somut ve genel birliğini nasıl imkânlı kılabiliriz umuduydu/arayışıydı.

Nutku Hoca İnsan Felsefesi Çalışmalarının ardından çalışmalarına daha da hız verdi; ancak, kitapların ardını yavaş yavaş getirmeye başladı. Sırasıyla Felsefe ve Güncellik (2005), Daha Güncel Felsefe (2006), Gezgin Felsefe (2011), İnanmanın Felsefesi (2012) kitaplarını yayımladı.[6] Nutku Hoca’nın kitapları tıpkı konuşmalarında olduğu gibi gevezelikten, malumattan ve sıradanlıktan mümkün mertebe uzaklaşan, kısa ve basit bir kurgunun sonucuydu. Hatta denebilir ki Nutku Hoca’nın bu kitapları, sadece damıtılmış sözcüklerin oluşturduğu cümlelerden ve bu cümlelerin oluşturduğu kısa paragraflardan ibaretti.

Jorge Luis Borges’in öyküleri gibi, özgün olmakla birlikte uygarlığın bütün bilinenleriyle iç içeydi. Her şeyi, tartışma temasının (açıklama, yorumlama ve eleştiri) örgüsü içinde kendine/insanlığa/anonimliğe mal ederdi. Farklılıklarla ve istisna onlarla içli dışlı olmaktan çekinmez, kolayca olumsuz şeylerin de sorumluluğunu alır ama en sonunda bir bütünlük olarak kendi amacına hizmet eden bir yapıt ortaya koyardı. Belki de tam bu nedenle Nutku Hoca’nın okurunda imgesel yönü güçlü Ur, Uruk, Urşu (2006) adlı şiir, deneme ve tarih kitabıyla tanışmak fazla şaşırtıcı olmayabilir.[7] Aynı şekilde, sadece dilsel olarak değil içerik olarak da fikirle ilişki kurmaya çalışan ve ulaşılan fikirleri geliştiren bir tutumla karşılaşmak da hiç şaşırtıcı olmayabilir.

Nutku Hoca entelektüel hayatının başından sonuna kadar kökeni hedefleyen, bunlar için felsefi ve edebi anlatılar kuran biri olmaktan hiç vazgeçmemiştir. Örneğin ilk çalışmaları; 1974’teki Yeniçağ Felsefesinde Apriori Problemi adlı doktora tezi ve 1978’deki İnsan ve İnsanlık Kavramları Üzerine Antropolojik-Etik Bir Çalışma adlı doçentlik teziyle yayınlanmış kitapları arasındaki süreklilik ve süreksizlik tamamen kökeni hedefleyen fikirler, imgeler, güncellikler üzerinden anlaşılabilirdir. Başka türlü olsaydı güncellikle bu kadar ilgilenen ve çağdaşlarıyla polemiğe girmekten çekinmeyen biri nasıl olabilirdi? Bazılarının anladığı ve yaptığı gibi, entelektüalizm, karnından konuşmak ya da otoriteler karşısında köylü kurnazlığıyla yan çizmek değildir. Nutku Hoca olanlar a/şimdiye dair konuşur, olmuşun ve şimdinin etkisi yittikten sonra kağnıya yol göstermeye çalışmaz. Ancak “olmuşun ve ölmüşün sorumluluğunu” gönüllü olarak taşır. Daha açıkçası Nutku Hoca’nın entelektüalizmi genel ifadelerle, soyut göndermelerle ve olması gerekenler manzumesiyle dolu şeyleri sıralayan, bazen de zamanın üstüne/dışına taşıp buyruk (kendini bil) kipinde emirler (haddini bil) yağdıran entelektüalizmin beraberinde getirdiği konformizmine ve egemen düşünce emanetçiliğine ihaneti formüle eder.

***

Hatıralarla Gelenler: Cumhuriyet döneminin birinci kuşak düşünürleri/felsefecileri olarak Hilmi Ziya Ülken (1901-1973), Mengüşoğlu, Macit Gökberk (1908-1993) ve yaş farkına rağmen aynı kuşak içinde İsmail Tunalı (1923-...), Bedia Akarsu (1921-.), Cemal Yıldırım (1925-2009) gibi isimleri sayacak olursak Nutku Hoca, cumhuriyetin ikinci kuşak düşünürleri/felsefecileri arasında sayılabilir. Birinci kuşağın önünde kurumsallaşma, batılılaşma, bambaşka bir geleneksel düşünce anlayışını örgütleme, yoksunluğa ve yoksulluğa rağmen cumhuriyetin ve 20. yüzyılın bütün çağdaş geçiş dönemi sorunlarını da karşılarına alarak felsefeyi/düşünceyi etkinleştirme ve ekinleştirme (kültürleştirme/filizlendirme) görevleri/çabaları vardı. Dolayısıyla ilk kuşağın sosyolojik ve tarihsel olarak üzerine aldığı görevler, fikri özgünlüklerinin sorgulanmasını bir ölçüde erteledi. Bir başka ifadeyle fikri özgünlükler, tali ya da rastlantısal birer “parlama/aydınlanma sorunu” olarak kabul edilebilirdi. İkinci kuşak ise birinci kuşağın tamamen başarılı olamaması ve çağdaş hayatın büyük travmaları nedeniyle, hem birinci kuşağın sorumluluğunu hem de kendilerinden beklenen özgün fikri/düşünsel arayışları cevaplandırmak için çaba göstermek zorundaydı.[8] Nutku Hoca’nın tutumundaki ısrarlı, tekrar eden ya da farklılaşan insani ve felsefi çabaları, tam da cumhuriyetin bu aydınlarında genel olarak gözlemlenen varoluş kaygılarından koparmadan hatırlamak gerekir. Çağdaş bir ya da birkaç batı dili bilmek (bu çoğunlukla Almanca, İngilizce ya da Fransızca olmuştur), klasik felsefe dillerinden birini belirli ölçüde anlayabilmek (Yunanca, Latince, Osmanlıca ya da Arapça), Türkçeye felsefi eserler kazandırmak (felsefe sözlükleri, ansiklopediler, tarih kitapları, çeviriler, telif eserler vd.), uluslararası ve ulusal konferanslar düzenlemek, uluslararası ve ulusal dergiler çıkarıp çağdaş yayınları teşvik etmek vb. Bu saydıklarımızın, halen nispi ölçüde de olsa kurumsallaşmış ve hal yoluna koyulmuş olduğundan emin değilim ama cumhuriyetin ilk kuşakları kadar sıkıntılı bir yerde durduğumuzu da düşünmüyorum. Yeterli birliktelikler, ortaklıklar ve stratejik anlayışlar geliştirmenin imkânının sürekli o ya da bu gerekçeyle sınırlandırılmasını bunun gerekçesi olarak görüyorum.

Nutku Hoca ve kuşağı, birinci kuşağın ve kendi kuşaklarının görevlerini/çabalarını bir şekliyle kendi üzerlerine aldılar. Hayatta kaldıkları süre boyunca da girişimci ve kurucu iradelerini koruma eğilimi sergilediler. Bu yüzden Nutku Hoca’yı ve asistanlık yaptığı İstanbul Üniversitesinin ikinci kuşağını, ilk kuşağa göre daha çok Anadolulu bulabiliriz. Anadolulu olmaktan kastımız birçok felsefe bölümünün ve felsefe öğretmenliğinin kuruluşundan dergiler ve kitaplar aracılığıyla yeni kuşakların fikirlerini dinlemeye değin süregiden zamansal ve mekânsal yolculuklardır. Aslında bu tartışmayı sürdürmek ve çağdaş tarihyazımının olanaklarıyla yeniden anlamaya çalışmak günümüz üniversitelerinin yapılandırılması için fevkalade gereklidir. Nutku Hoca, bunları kendi kuşağı içinde en açık yüreklilikle yapanlardan biridir. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren felsefe bölümlerinin ilahiyatçılar tarafından “işgali”, din ve felsefe arasındaki geçişliliğin sıradanlaştırılması, hatta felsefi olanın değersizleştirilmesi karşısında kamuoyu önünde fikirlerini dile getirmekten çekinmemiştir.[9]

Eric Hobsbawn “Entelektüellere belirli siyasal özellikleri kazandıran etken, fikir yürütmeleri değil, hakkında fikir yürüttükleri özel toplumsal koşullardır”[10] der. Nutku Hoca Hobsbawn’ın ifade ettiği gibi kendi akıl yürütmeleriyle içinde bulunduğu konjonktürel durumların özel toplumsal koşullarını açık yüreklilikle ve felsefeylemek (felsefi eylem) ile açıklamaya, yorumlamaya ve eleştirmeye çalışan biriydi. Dolayısıyla onu kuşağının ayrıcalıklı isimlerinden biri haline getiren şey, onun açık yürekliliği ve felsefeylemek tutumuydu. Gnothi seauton (kendini bil) sözüne duyduğu sadakat, kesinlikle yaşamsal bir nitelik taşımaktaydı. Bu yüzden de “kendini bil”mek ile “haddini bil”mek arasındaki farkı yineleyerek vurgular; birinde çağrının ve özgürlüğün sesini, diğerinde emrin ve belirlenimin sesini işitmemizin bütün olanaklarını felsefeylemek’le gerçekleştirirdi.[11] Bu, Nutku Hoca’nın yaşamı ve düşünceleri arasındaki çelişkiyi gizlemek yerine çelişkileri anlaşılır kılacak ve giderek diyalektik bir bütünlük içinde yeniden değişimin uçlarını açık bırakacak motivasyona sürüklenmesini sağlardı. Dolayısıyla “gezgin felsefe”nin en has durumu gezmek değil, felsefeylemenin “kendini bil”me arayışıyla kazandığı dinamizmdi.

***

Fragmentler: Türkiye’de cumhuriyet kurulalı 90 yıldan fazla oldu. Fakat nedense bir elin parmağıyla bile sayılamayacak kadar cumhuriyete yaşıt gelenekler, kurumlar, yayınlar, mekân adları vb. şeyler bulmak zor. Cumhuriyeti karakterize eden kültürel ve sanatsal varlıklarla bunların kuşaklar boyunca süren devri miraslarının izini sürmek, deveyi bir iğne deliğinden geçirmek kadar müşkül. En cumhuriyetçi partiler, devlet-içi kurumlar ve cumhuriyetin kimliğini olgunlaştırsın istenen devletin ve toplumun yeni kurumları, ayrımsız hepsi, cumhuriyetin makûs ideolojik ve darbeler tarihinden, zayıf sivil toplumculuk geleneğinden, yüzleşme ve hakikat rejimlerinin zayıf örgütlülüğünden “yeterince” nasiplenmiş haldeler. Dolayısıyla cumhuriyetin şimdiye kadar görünen tüm güzellikleri de bu ayrıcalıksız gaddarlıktan nasiplendi. Böylece bir bütünlük olarak cumhuriyet ne manzum bir eser gibi bütünlüğe ne de doğal bir tarih gibi nesnelleştirilmeye uygun olamadı. Olması gerekir mi ya da olsa daha olumlu bir şey olur muydu? Emin değilim, “olamadı” tespitim bir vakıa. Cumhuriyetin hem destanları hem de tarihi, uzlaşılmış/oydaşılmış kurucu bir iktidarı içinde barındırmıyor. Bu da -abartılı bir genelleme olsa bile- cumhuriyetin olduğu kadar tüm güzelliklerinin de dönemsel/bölgesel olarak ifade edilmesine yol açıyor. Kuşaklar arası geçişliliğin bu kadar zayıf olduğu, her kuşağın deneyim yoksulluğunu kolayca aşamayacak kadar yalnız ve tekil başlangıcı gelenekleştirmeye çalıştığı, bu parçalı ifadelenmenin ülkesinde, elbette, Nutku Hoca gibilerin de büyük sıkıntıları ve sorumlulukları vardı. Nutku Hoca bunu hiç unut(a)mamış biriydi.

2000’li yılların başında düzenlediğimiz Kocaeli Felsefe Sempozyumlarımdan birinde, Nutku Hoca yanıma geldi, “Günün oturumları tamamlanınca birlikte çarşıya gidelim” dedi. Ben de her zaman ki gibi uçarak kabul ettim. Bu kez hocaya soracaklarım vardı. Çünkü Nutku Hoca’nın “Feuerbach’ın ‘İnsanın Özü’ Saptaması” hakkındaki yazısına karşı bir makale hazırlamıştım, kendisine o makalemi takdim edecektim.[12] Akşam yola çıktığımızda makalemden söz açıp, kendisine alelacele teslim ettim. Fakat Nutku Hoca, makaleye baktıktan bir süre sonra anlayamadığım bir şekilde efkârlandı. Gözü belki bir şeylere ilişmişti ya da bir şeyler başka bir şeylerin çağrışımına yol açmıştı. Yol boyunca Nutku Hoca’dan çok az tepki alabildim.

Şehre yaklaştığımızda Nutku Hoca 60’lardan 70’lerden ve özellikle de 80’lerden bahsetmeye yavaş yavaş başladı. Üniversite gençliğinin gaddarlıkla, yıkımla, terörle nasıl sindirildiğini ifade etti. Üniversite hocalarının, aydınların, entelektüellerin sorumluluğundan bahsetti. İnsanlar karşısında her bir insanın sahip olduğu sorumlulukları, uygarlığın egemenler tarafından nasıl deli saçması haline getirildiğini anlattı. Onu ilk ve son kez böyle gördüm, sürekli hem kendisine hem de her şeye karşı oldukça eleştirel bir dille, içeriden gelen birinin etnografik, antropolojik, tarihsel gözlem ve birikimiyle olmamışlıklarımız hakkında konuştu. Sonunda da devrimci gençlerin ölümünde kendi payının da olduğunu itiraf etti. O anda ben de donup kaldım. Ne dedim o anda, bilemiyorum ama Nutku Hoca’nın beni görecek hali yoktu. Efkâr, şok, sorular ve sorular...

Sonunda şehre geldik. Nutku Hoca “Vakıf Bankasına gidelim” dedi. Elinde iki banka kartı vardı. Haftasonu olduğu için banka kapalıydı, ATM makinesinden parasını çekecekti. Bankaya vardığımızda Nutku Hoca’yı yalnız bıraktım ve kendi kendime düşünmeye daldım, fakat bir yandan da Nutku Hoca’nın bir türlü bankamatik işlemini tamamlayamamasına bakaduruyordum. Bir zaman sonra Nutku Hoca para çekemeden bana yöneldi. “Hayrola,” dedim. “Galiba ek ders ücretlerini yatırmamışlar, belki yatırmışlardır diye düşündüm, ihtiyacım vardı da” dedi. Mayıs ayının 14’üydü ve aksi gibi sempozyum için uğraşırken, bir de evle ilgili taksitleri öderken bütün maaşımı harcamıştım, Nutku Hoca’yı oracıkta biraz bekletip bir yerden borç bulup gelmek istedim ama Nutku Hoca hemen beni durdurdu. “Rahat ol, gerek yok” dedi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi şimdi bir üniversitede özellikle dil felsefesi alanında çalışan hocamızla daha gençken yazdıkları politik yazıları, devrim düşüncesini, Marksizmin Türkiye’deki evrimini, Lenin’in (Vladimir Ilyich Ulyanov, 1870-1924) Felsefe Defterlerini ve Materyalizm ve Amprio-Kritisizm ini ardından Joseph Stalin’in (Iosif Vissarionovich Dzhugashvili, 1878-1953) Leninizmin Sorunlarını ve Dil ve Materyalizmini konuşmaya başladık. Bu sohbetimiz sokaklar, arabalar ve kaldırımlar boyunca sürdü.

Nutku Hoca tekrar sempozyumun yapıldığı otele yaklaştığımızda, yazarın yazma eyleminin bütün yükünü neden hissetmesi gerektiği konusuna döndü. Metnin sanıldığı kadar yazardan bağımsız olmadığını, yazarın hesabını veremediği düşünceleri ve duyguları okurun karşısına çıkarmaması ve eğer bir şekliyle metin okur karşısına çıkarsa, üstelik bu okurun yıkımına yol açarsa, yazarın en azından birkaç kez kendini baştan aşağı gözden geçirmesi gerektiğini ifade etti.

Bütün bunlar, Nutku Hoca’nın neden yıllar sonra kitap çıkarmaya kani olduğunu, “gezgin felsefe”yi, felsefeylemeyi, “kendini bil” tutumunu giderek daha fazla anlamama yol açtı. Onun bedeninde/düşüncesinde/duygularında kat kat yığılmış olan yıkıntılar, aslında kendini halen yaşamda tutan ve işlerliğiyle yaşayacak olana acımasız bütünlüğü verebilecek hatıralardı. Hatıralar düzyazının hafızasındaki fragmentlerdir.[13]12 Bu yüzden Nutku’nun yazılarındaki/hafızasındaki dağınıklık, tekrar ve atılım hatıralarının/fragmentlerin izlerini taşır. Fakat bu izler, ne çağdaşlarının yaşadıklarından ne cumhuriyetin getirdiklerinden ne de Hobsbawn’ın dediğinden fersah fersah uzaktır. Tam aksine onlara yakınlaştırıldıkça daha da belli olan başka türden bir düşünmenin izleridir.

***

Kemanlar ve Ülke Halleri: Dostum Yelkenci’yle birlikte Nutku Hoca’mızla konuşurken “Türkiye’nin ikinci kemanlar için erken ölüm cenneti” olduğunu söyledim. Yelkenci’de bana “Bu ülke birinci kemanlar için ne vadediyor peki?” diye sordu. Nutku Hoca da “Bu ülkeden birinci keman çıkmaz. Erken budama mevsiminden dolayı, kimse birinci keman olacak kadar aklını yitiremez de ve hatta denilebilir ki sorun, zaten ne birinci keman olmakla ne virtüözlükle ilgilidir, asıl sorun budama mevsiminin zamansızlığıdır” dedi. Nutku Hoca’dan ilk kez böyle ümitsizlik içeren bir söz duymuştum. Çoğunlukla büyük bilmişlikler ve genel yargılar içeren sözleri pek kullanmaz, gönül indirenlere de pek ehemmiyet etmezdi ama bu tür yargılarla elinden geldiğince halkın ve öğrencilerinin arasındayken uğraşırdı. Kitaplarında sık sık klişe sözlere, atasözlerine, sloganlara, deyimlere yer vermesi bundandır denilebilir. Bu yüzden böylesine genel yargı içeren bir sözü ondan işitmek Yelkenciyi de, beni de şaşırtmıştı. Ülkemizdeki güçlü ideoloji yapıcılarının bir tür gururlu-yalnızlık-severlerle kibirli-kalabalık-severler olduğunu düşünürsek -ki akademi bu işin en belirgin mevzilerine ev sahipliği yapmaktadır. Nutku Hoca, bu iki kutbun dışındaki varlığına rağmen ve güç istencinden çok etkilenememiş biri olarak nasıl oldu da benim bir anlık artistik gafletimle başka bir kanaati faş etti, bilemedik.

Şimdi düşünüyorum da Nutku Hoca ne kadar haklı. Modern bilime, felsefeye, sanata, siyasete olumlu isimler, etkiler, imkânlar sunamayan bir ülkenin temel sorunu tek başına birinci kemanlar olamaz tabii ki, asıl sorun orkestralarda, kemanlarda, bestelerde, sahnede, dinleyicilerde, salonun kendisinde; daha açıkçası hep birlikte “vasat”lıkta. İşte bu son sözcük; vasat, hem benim Walter Benjamin üzerine okumalarımın derinleşmesini hem Yelkenci’nin adım adım materyalizm ve ideoloji çalışmalarının yeniden kurgulanmasını sağladı. Neden mi? Çünkü Nutku Hoca’nın yolu, vasata teslim olana karşı bir tutum olarak ilerliyordu.

Tuhaf bir paradoks: İnsanlar en dar ve kişisel çıkarlarından hareketle davranıyorlar, oysa davranışları hiçbir zaman olmadığı kadar kitle içgüdülerinin hükmü altında. Ve kitle içgüdüleri her zaman olduğundan daha da bulanık ve hayata yabancılaşmış durumda. Sayısız anekdotun da naklettiği gibi, yaklaşan ama henüz görünmeyen tehlikenin karşısında hayvanların o bilinmez güdüleri bir kaçış yolunu keşfedebilirken, her bir bireyinin kendi sefil refahıyla meşgul olduğu bu toplum hayvani bir duyarsızlıkla, ama hayvanların duyu ötesi sezgilerinden de yoksun olarak, en ayan beyan tehlikeler karşısında bile kör bir kitle halinde yeniliyor; tayin edici güçlerin kimliği karşısında bireysel hedeflerin çeşitliliği önem sizleşiyor. Toplumun tanıdık ama çoktan yitmiş hayat tarzına olan bağlılığının, en vahim tehlike karşısında bile insan aklının gerçek kullanımını -öngörüyü- sıfırlayacak kadar katı olduğu tekrar tekrar görüldü. Yani bu toplumun eblehliğiyle ilgili resim tamamlanmış durumda: Güvensizlik, yani hayati içgüdülerin yoldan çıkması; iktidarsızlık, yani aklın çözülmesi.
İşte bütün Alman burjuvazisinin durumu.[14]

Benjamin’in “İşte bütün Alman burjuvazisinin durumu” diye özetlediği bu pasaj, Weimar dönemi Almanyası’nda (1919-1933) burjuvalar için iki şeyi öne çıkarıyor: Birincisi “güvensizlik”, ikincisi “iktidarsızlık”. Bu nitelikler toplumun genel eblehleşmesiyle burjuvaziyi de bütünleştirdiğinde ya da bu eblehleşme sürecine burjuvazinin katkısı da monte olduğunda, karşıdaki tablo artık “hayati içgüdülerin yoldan çıkması” ve “aklın çözülmesi” olarak tezahür ediyor. Yani Alman faşizmi (1933-1945) bir rastlantı ya da güçsüzlüğün sonucu değildir; aksine güçlü felsefi, dini, sanatsal, politik katkılarla genel bir toplumsal tezahür arasındaki ilişkilenmenin somut ifadesidir. Bu tezahürü diğer siyasal tezahürlerden ayıran, faşizmin eblehleştirici rolü ve bunun “kitle içgüdülerinin hükmü altında” kendini var ediyor olmasıdır.

Benjamin’den aldığımız bu uzunca pasajdan—Tek Yönlü Yol (1928) bu tip uyarılarla, yangın alarmlarıyla dolu bir constellations dır (kümelenmeler, küme dizileri, takım yıldızları)—ez cümle kendi bağlamımıza geri dönersek: Toplumla onun tüm sosyal ve temel unsurları, Nutku Hoca’nın dediği gibi birinci kemanların ya da virtüözlerin yokluğuna odaklanarak kendisini ikinci kemanlar mezarlığı olan bir ülke olmaktan kurtaramaz. Çünkü sorun her daim vasatın niteliğidir. Vasatın içinde eblehleşmeye karşı verdiği mücadeleyle bireyler ve toplumlar dönüştürülür, başka türlü değil. Bu ülkenin temel sorunu da zaten bu değil midir? Herkes cambaza bakarken eblehlik muasırlaşır. O halde eğri oturup düz konuşalım; kuşakların mirasyedisi olmak için avuçlarımızı ovuşturmamız, alacaklardan çok borçların tahsilatını hızlandırıyor. Belki de şimdi kuşakların vasata karşı mücadelesinin temel özelliği borçları alacağa, vermeyi almağa öncelemek olmalıdır.

***

Uluğ Nutku Hoca’dan İnsana: İlk tanıştığımız zaman, derslerden birinden sonra Uluğ Nutku Hocayı İstanbul’a uğurlamak için Efe Tur’a götürüyorduk. Taner Yelkenci’yle yolda Galatasaray-Beşiktaş maçı hakkında konuşmaya başlamıştık, Uluğ Nutku Hoca “Siz Metin Kurt’u (1948-2012) tanır mısınız?” diye söze girdi. Ben de, Taner de Metin Kurt’un sadece adını duymuştuk, izlememiştik hiç. Uluğ Nutku Hoca bize Metin Kurt’la ilgili bir anısını anlatmaya başladı.

Bir gün Hürriyet Gazetesi’nde Galatasaraylı Metin Kurt’la mülakat vardı. Önce mülakatı eski bir dosttan haber alır gibi okudum. O mülakatı okuyunca aklıma bir şey geldi. Sonra Metin Kurt’un İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okuduğu döneme göre eski sınav kâğıtlarını arayıp, ona ait bir sınav kâğıdını dolabımda buldum. Sınav kâğıdını gazeteye, mülakatı yapan gazeteciye, Metin Kurt’a ulaştırması için bir notla birlikte yolladım. Metin Kurt’tan bir süre sonra mektup geldi. Çok sevinmiş, beni bir yerlere davet etti.

Metin Kurt ünlü ve sevilen bir profesyonel futbolcu olmasına rağmen, futbolseverlerin Türkiye’de nadiren bile karşılaşamadıkları bir kişilik profili çizmiştir. Sonradan kendisini biz de çok iyi tanıdık: endüstriyel futbola karşı çıkarken, futbol sendikası kurulması için mücadele ederken, tek başına kalmanın açısına gülerken. Bunları yaparken tıpkı Portekiz futbolunun efsane ismi “Kara Panter” Eusebio gibi, kendisine hayranlıkla “Efsane olmak nasıl bir duygu?” diye sorulduğunda, “Efsane değilim insanım” diyecek kadar “insan”dı. Bugün bu yazı/anma varsa Uluğ Nutku Hoca’nın kıymetli olandan yana kıymet vermeyi bilmesi, entelektüalizminin o ya da bu ölçüde ardıllarına yaşamak için esin vermesinden dolayıdır. Efsane olmayı seçmekten çok insan olmayı ve insanla sohbet ederek dertlenmeyi bilmesinden, onu sevindirecek kadar verici olmasındandır.

Uğurlar olsun, “Ölüm varsa ben yokum” diyen gezgin felsefeci ve insan olma onurunu yüklenen güzel insanlar(ız).







[1] Kocaeli Üniversitesi, Felsefe Bolumu Araş. Grv 

[2] Uluğ Nutku’nun hayatı, çalışmaları ve tanıklıklar hakkında geniş bilgi içeren bir çalışma için bkz.: Mehmet Elgin ve Çetin Veysal (ed.), Uluğ Nutku’ya Armağan, İstanbul: İnkılâp Yayınevi, 2006. Ancak bu çalışmanın değerlendirmeleri 2005-2006 yılı sınırlarında kaldığı ve kimi makalelerin Nutku’nun çalışmalarıyla ilgisi olmadığı için daha farklı ve çağdaş değerlendirmelere ihtiyaç vardır. Ayrıca bkz.: Bora Erdağı ve Taner Yelkenci, “Uluğ Nutku: Logos Peşinde ‘Sarhoş Gemi”’, felsefelogos, sayı: 41, 2011/3, ss. 143-156. 

[3] Lucien Lefebvre, Rönesans İnsanı, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi, 2003. 

[4] Uluğ Nutku, İnsan Felsefesi Çalışmaları, İstanbul: Bulut Yayınları, 1998. 

[5] Bora Erdağı, “Kitap İnceleme: İnsan Felsefesi Çalışmaları”, felsefelogos, sayı: 10, 2000/2, ss. 209-212. [Bu yazının tam metnine birkaç düzeltmeyle birlikte şuradan ulaşılabilir: http://www.insanokur.org/?p=67263 (Erişim tarihi: 01.12.2014)]. 

[6] Uluğ Nutku’nun adı geçen diğer kitapları; Felsefe ve Güncellik, İstanbul: Bulut Yayınları, 2005; Daha Güncel Felsefe, Ankara: Anı Yayıncılık, 2006; Gezgin Felsefe, Adana: Baştuğlar Matbaacılık, 2011; İnanmanın Felsefesi-Özebakışçı Giriş, Ankara: Anı Yayıncılık, 2012 

[7] Uluğ Nutku, Ur Uruk Urşu: Şiir Damlası Tarih, Ankara: Anı Yayıncılık, 2006. 

[8] Bu konuda Arslan Kaynardağ’ın (1923-2008) şu eserleri yukarıda aktarılan çerçevenin belirginleştirilmesini sağlayabilir. Bkz.: Felsefecilerle Söyleşiler, İzmir: Elif Yayınları, 1986; Kadın Felsefecilerimiz, Ankara: TFK Yayınları, 2002; Türkiye’de Felsefenin Kurumsallaşması ve Türkiye Kurumu’nun Tarihi, Ankara: TFK Yayınları, 2002. 

[9] İlginç bir tartışma dizisi için bkz.: H. Akkanat, “Uluğ Nutku’ya Cevap”, Adanapost. http:// www.adanapost.com/kuItur-ve-sanat/5-kuItur-ve-sanat/9156-quIug-nutkuya-cevapq.html (Erişim tarihi: 01.07.2010). M. Köktürk, “Uluğ Nutku’ya Cevap”, Yeni Adana Gazetesi, http://www.yeniadana.net/web/YaziDetay.aspx?id=2765 (Erişim tarihi: 01.07.2010). U. Nutku, “Bilime Kapalı Toplumlar”, Yeni Adana Gazetesi, 22.02.2009. http://www.yeniadana.net/web/Yazi- Detay.aspx?id=2742 (Erişim tarihi: 01.07.2010). U. Nutku, “Felsefenin İlerleyen Bilgisi Üzerine”, Yeni Adana Gazetesi, 20.03.2009. http://www.yeniadana.net/web/YaziDetay.aspx?id=2822 (Erişim tarihi: 01.07.2010). 

[10] Eric Hobsbawn, Devrimciler, Çev. Hatice Pınar Şengöz, İstanbul: Agora Yayınları, 2006, s. 293. 

[11] Bora Erdağı, “Buyruk ve Çağrı Üzerine Bir Aykırı Örnek”, Edebiyat ve Eleştiri, sayı: 76, Temmuz-Ağustos 2004/4. 

[12] Nutku Hoca bu konuda iki makale yayımladı. İlki “Feuerbach’ın ‘İnsanın Özü’ Saptaması” (felsefelogos, sayı: 19, 2002/3) ve ikincisi “‘Feuerbach Üzerine Tezler’in Yazılışı: Marx’ın ve Engels’in Metinlerinin Karşılaştırılması” (felsefelogos, sayı: 35-36, 2008/1-2) adıyla yayımlandı. İlkinin yayımlanmasının ardından Nutku’ya iki itiraz geldi. Bkz.: Sinan Özbek, “Ad Nutku”, felsefelogos, sayı: 20, 2003/1; Kazım Kütük, “Uluğ Nutku’nun Marx’ın Altıncı ‘ad Feuerbach’ Tezinin Yorumundaki Temel Yanılgısı”, felsefelogos, sayı: 21, 2003/2. Söz konusu tartışma için hazırladığım makalem felsefelogos’un editoryal incelemesinden “tartışmaya uzlaşmacı yaklaştığım ve renk katmadığım” gerekçesiyle reddedildi. Nutku Hoca ise makalemin o dönem yayımlanmasını çok istediğini bana belirtmişti. Ancak o makaledeki bazı bağlamlara Taner Yelkenci’yle ortak yayımladığımız “Uluğ Nutku: Logos Peşinde ‘Sarhoş Gemi’” makalesinde özetle değindik (a. g. m, ss.147-151). Nutku Hoca’nın bahsi geçen yazılardaki Marksizm eleştirisine karşı, Yelkenci’yle benim iki savımız vardı: Birincisi, Marx toplum ve bireyi birbirine feda etmez. İkincisi, ne Engels ne de SSCB örneği Marx’ı teorik açıdan sorunlu hale getirmeye yetmez. Nutku Hoca’nın eleştirileri hem yukarıda bahsettiğim duygu/düşünce durumuyla hem de çağdaşları gibi onun da Marx’tan ziyade Marksistler ve Marksizmlerle olan hesaplaşmasının bir yansımasını taşıyordu. O yayımlanmayan makale de Nutku Hoca’nın ve dil felsefecisi diğer hocamızın, bugün belki de hatırlamak istemeyecekleri “devrimci tahliller”, pekâlâ, Leninizmin ve Stalinizmin materyalizm ve dil anlayışlarıyla yakınlık içindeydi. Nutku Hoca İncil’den sonra dünya dillerine en çok çevrilen metnin Stalin’in Dil ve Materyalizm adlı eseri olduğunu ve yazımda bununla ilgili geçen tespitin şaşırtıcı olmadığına işaret etmişti! Bu işaret bile tarih, yazı ve genel olarak toplum kuşakları karşısında sorumluluk hisseden birinin duyarlılıklarını dizginsiz kılıyorken, Marksist kuşakların işinin hangi açılardan zorlaştığını da anlamaya yol açıyordu. 

[13] Fragment’le ne aforizma ne özlü söz ne de şiir ya da başka bir edebi anlatıyı karşılaştırmanın yararı vardır. Çünkü fragment, kendisini büyük anlatıya dönüştürmeye çalışırken, zamanın ve mekânın çalkantısıyla parçalanarak, gerçekliği korumaya/saklamaya çalışan bir yıkımın dilidir. O bir anlatı türü değil, anlatının oluşması için gerçekliğin bir ifade olarak korunmasıdır. Bu yüzden ölüm duygusunun en diri varlığını hissettirdiği yerde entelektüel kesintinin, yıkıntının, karmaşanın, hastalığın, kaçısın gerçekliğinden fragmentlere sığınarak yaşamaya devam eder. Bu yüzden fragment söylediklerinden daha çok imlediklerinin açıklanmasıyla anlatı olmaya adım atar. 

[14] Walter Benjamin, “Tek Yönlü Yol”, Nurdan Gürbilek (der.), Son Bakışta Aşk, İstanbul: Metis Yayınları, 2001, s. 57.