Anti-faşist Bir Manifestoya Çağrı [Aynel Ömer]


kampfplatz 3:7

Ekim 2014



Türkiyeli muhalif, entelektüel ve bağımsız bir siyasal hattın eksikliğini duyan herkesin, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri süresince ortaya çıkan tabloları tekrar yaşamamak ve rejimin istediği anda kendi kaderiyle başbaşa kalmamak için ya harekete geçmesi ya da iradesini bir yerlere teslim ederek oturduğu yerde oturması ve susması gerekiyor.

Provokasyon olduğu aşikâr davranışlar, açıkça yalan söyleyerek öz-eleştirel bir tutum belirlemedeki isteksizlikler, istediği hareketlerle yan yana gelip istediklerine burun kıvırma konusunda kendilerine liberali geçiyorum tiranca bir özgürlük tanıyan hareketler ve daha sayılabilecek pek çok eksik, hata, kusur nedeniyle bugün her şeyden önce hakiki bir söz  söyleme çizgisi oluşturmak gerekiyor.

Bu elbette zorlu ve bugünden yarına başarılması çok kolay gözükmeyen bir süreç olmakla birlikte bir yanıyla da çekilen acılar, ağır gündem, başta Rojava ve Gazze olmak üzere Ortadoğu’da yaşanan insanlık trajedisi düşünüldüğünde oldukça mümkün ve dahası şart görünüyor. İnsanlığa sırtını dönüp Kış Uykusu filmindeki “Aydın” gibi kendisine babasından kalmış mağarasına – orada kalmasını kolaylaştıracak iki de “kadın/erkek” (bedensel değil ama ruhsal birer yastık olarak)- alıp, fakir fukarayı evinden attırır pozisyona düşmek istemiyorsak, bir terimi daha sık ve sürekli dillendirmemiz gerekiyor: Anti-Faşizm.

Türkiyeli devrimci/demokrat harekette büyülü bir etkiye sahip bu terimi kullanmak içinse önce adam akıllı tartışmak ve tüm dogmalardan sıyrılmak gerekiyor. Dimitrov’un faşizmi “burjuvazinin en açık, en gerici, en saldırgan vb. diktatörlüğü”yle sınırlayan tanımlaması veya Hitler ordusuna karşı direnen Rus partizanları gözümüzde canlandırma eşliğinde yol alabileceğimiz bir şey değildir sözünü ettiğim anti-faşizm.

Burada sözünü ettiğim anti-faşizm çok açık net ilkelere dayalı, tüm tarafları kapsayan, ezilenlerden, vicdanlardan ve yok sayılan ihtimallerden oluşan bir varoluş setini kapsamalı ve faşizmi bizzat kurulduğu yerde karşılamalı.

Benim ön düşüncem, faşizmin kuruluşunun bir kimlik inşasıyla el ele ve ona paralel gittiği şeklinde. Elbette her görüş gibi tartışmaya açık bu görüş, cinsiyet, azınlık vb. tüm kimliklerin ancak belirli bir bütünün sabitlenmesi pahasına kurulduğunu ve anti-faşizm’in ya da faşizm’in tam burada önce oluş ihtimali ve nihayet oluş kazandığını ileri sürüyor.

Böylesi bir anti-faşizm’in tartışılabilmesinin önündeki en büyük engelse, ne yazık ki, “sınıf temelli” olduğu düşünülen (aslında öyle olması arzulanan demek gerekiyor) siyaset tarzında ısrardan (daha doğrusu sınıf siyaseti etiketi altında dogmatizmde ısrar) ileri geliyor. Türkiye devrimci/demokratik hareketinin en köklü ve aynı zamanda en sekter yapıları ve bu geleneği payalaşan entelektüellerimiz, bu mücadeleyi yürüten insanların sınıf mücadelesinden çok sınıfın/halkın içine koşa koşa gireceklerini varsaydıkları bir kimlik mücadelesi verdiklerini idrak etmediklerinden –tutsak, şehit, anti-reformizm vs. tüm bu coşkun laflar bu hareketlerin yürüttüğü siyasetin apaçık bir kimlik siyaseti olduğunu, tüm mücadelenin bir kimlik olarak devrimciliği ayakta tutmak üzere kurulu olduğunu fark etmemektedir- tarihsel sonuçları olabilecek bu tek ihtimal de ancak parça parça ve akamete uğramaya açık olarak ilerliyor. Burada ciddi bir imkân olma potansiyeli atfedilen HDP de, görülüyor ki, söz konusu anti-faşizm’i geliştirme konusunda kolaylıkla sınırlanabiliyor.

Bu nedenle temiz hava ve açık zihinle Faşizm’e saldırmak gerekiyor. Ama önce onu doğduğu yerde, olduğu yerde bulmak gerekiyor. Kavramların yaratılan şeyler olduğunu unutarak onların statik muhtevasına bizi süslü ve ağır taşlarla bağlayan her entelektüel yaklaşım, hızla masumiyetini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyayken kampfplatz okur/yazar ve entelektüelleri için daha heyecan verici bir iddia ben kendi adıma göremiyorum.