Zorba Mı, Destan Yazan Kahraman Mı: Gezi Polisi [Bora Erdağı]

kampfplatz 2:4

Eylül 2013



AKP hükümet olduğu günden beri iki operasyon yapıyor. Birincisi askeri vesayetin yani elit, laik, liberal tahak­kümün sona erdirilmesi operasyonu, ikincisi kendi güvenlik ve idare teşki­latını oluşturarak politik etkisini güç­lendirme operasyonu. İlki toplumun büyük bir kesimi tarafından destek­lendi. Çünkü özellikle askeri vesayet rejimi radikal sola, İslami referanslı gruplara ve kimlik siyasetlerine karşı inanılmaz baskı uygulamıştı. Dola­yısıyla AKP geleneksel tabanı dışın­da liberal ve solcu entelektüellerden, AB’den, azınlıklardan, özellikle Kürtlerden destek almakta zorlanmadı. AKP’nin askeri vesayete karşı yürüt­tüğü operasyon “çok haklı” olarak silahlı kuvvetlerin içinden de destek buldu. Askeri vesayet karşıtı operas­yon Balyoz ve Ergenekon soruşturma ve mahkeme süreçleri ile 6 yıl boyun­ca sürdü. Önce HSYK üzerinden so­ruşturma ve mahkeme süreçlerinde askeri vesayete ilişkin destek oluşturacak güç odakları etkisizleştirildi. Aynı süreçte basın üzerinde artan etki yaratıldı. Bununla birlikte özel yetkili mahkemeler, emniyet istihba­ratı ve MİT soruşturma süreçlerini tam bir hesaplaşma içinde derinleş­tirdi ve sürecin sonunda askeri vesayetin beli kırıldı. İkinci operasyon ise askeri vesayet karşısında elde edilen başarının zorunlu bir sonucuymuş gibi doğdu ya da gösterildi. Askeri vesayetten boşalan güvenlik ve ida­ri kontrolü iktidar kendi lehine ele geçirmek ve yaymak istedi. Aslında zaten bu birincisiyle eş zamanlı gerçekleştirilmekteydi. Fakat operasyon askeri vesayet zayıfladıkça daha net görünür olmaya başladı, daha doğru­su 2010’daki Anayasa Reformu’ndan itibaren belirginleşti. Anayasa Reformu’ndan kısa bir süre sonra liberaller, ardından farklı çıkar grupları iktidar arkasında net tutum almaktan imtina ettiler. Örneğin kimileri yeni tabloyu askeri vesayetin yerini sivil vesayet aldı diyerek özetlemeye, kimileri de iktidar için otoriter parlamentarizm, faşizm gibi daha ağır tondan ifadeler kullanmaya başladı. Bu değişimin bir nedeni olmalıydı.

Başbakanın üçüncü seçim zaferi konuşmasından başlayarak bu ne­denleri araştırmak yararlı olabilir. Başbakan üçüncü dönemi, partisinin ve kendisinin “ustalık dönemi” ola­rak adlandırmıştı. Ustalık dönemini ise Türkiye devletinin kimi fay hatla­rını etkisizleştirmeye adayacağını ve herkesin başbakanı olarak kardeşliği geliştireceğini ifade etmişti. Hesap­laşmayı değil, helalleşmeyi, yani herkesle kucaklaşmayı istemişti. Aslında komşularla sıfır sorun politikası nasıl “kalfalık dönemi”nin alâmet-i farikasıysa, ustalık döneminde de kardeşlik arayışı yeni alâmet-i farikaydı. Bir başka ifade ile kalfalık dönemi dış siyasete, ustalık dönemi iç siyasetin derinliklerine yönelik ağırlık kazandı. Nitekim Alevi Açılımı, Kürt Açılımı, Roman Açılımı ve yeni anayasa ara­yışı bu dönemin öne çıkan “kardeşlik projeleri” oldu. Fakat hemen hemen hepsi AKP’nin hegemonya arayışı nedeniyle oldukça sorunlu bir şekilde ortada kaldı.

Ancak bütün bunlar AKP’nin us­talık döneminde neden totaliter ve faşizm gibi ağır sıfatlarla eleştiriye uğradığını açıklamıyor. O halde bu tabloyu gözardı etmeden başka şey­lere de bakmak gerek. Örneğin dev­letin ideolojik aygıtlarından diyanet, eğitim, güvenlik, aile gibi kurumlarda neler olup bittiğine. 2002’den 2013’e kadar her yıl Diyanet İşleri’nin hem kadrolu personel sayısı hem de büt­çesi kat be kat arttı. Ayrıca ilk ve orta öğretim sisteminde yapılan re­formlarla cami-okul işbirliği artırıldı. Okullarda seçmeli ders şeklinde ama zorunlu din dersi eğitimi güçlendiril­di. İmamhatip okullarına sağlanan üstünlüklerle sayıları ve kapasiteleri­nin artırılması sağlandı. Yani toplu­mun dini duyguları tatmin edilmekle kalmadı, devlet eliyle Sünni İslam’ın gelişim koşulları güçlendirildi. Bu güçlenme ailenin korunmasına ve ka­dın bedeninin zapdetilmesine yönelik icraatları pekiştirdi. Bu pekiştirmeler çocuk sayısının artırılmasına yönelik propagandanın güçlenmesi, evlen­menin teşviki ve kutsiyetinin vur­gulanması, kürtajın yasaklanmasına yönelik girişimlerin hız kazanması, kadınların iş hayatından kopartılma­sına yönelik bir yığın düzenlemenin yapılması, toplumsal cinsiyet açısın­dan kadınlığın değil anneliğin öne çıkarılması ve kadın-erkek eşitsizliği­nin rasyonalize edilerek sürekli gün­demde tutulması ile iyice tescillendi. Elbette gündelik hayatın üzerine ağır bir baskı oluşturmak için devletin ideolojik aygıtları başka icraatları da uygulamaya devam etti. Alkol ile il­gili düzenlemelerin ortaya çıkardığı yasaklar, düşünce özgürlüğü ile ilgili olumsuz tablonun sürdürülmesi, ya­şam alanlarının kullanımı hakkında yurttaşların fikirlerinin alınmaması, yurttaşların sorularının yetersiz ya da üstünkörü cevaplarla geçiştirilmesi, toplumsal kimliklere ve kişilere dö­nük aşağılayıcı, ayrıştırıcı hamlelerin soruşturulmaması, sağlık kurum ve kuruluşlarındaki hastaların bilgilerinin kayıt altına alınması, kanundışı ve keyfi dinleme yapan kuruluşla­rın soruşturulmaması gibi saymakla bitmeyecek bir yığın politika tam da iktidarı eleştirenlerin temel sorgula­malarına kaynaklık etti.

İktidarın çıraklık döneminde AB telkinlerine uygun olarak çıkarılan yasalar ve yönelimler, kalfalık döne­minde azalarak ve hız keserek de olsa devam etti ama ustalık döneminde bu yasalar ve yönelimler doğrultu değiş­tirmeye başladı. Dolayısıyla hükümet ustalık döneminde sadece kendi mu­hafazakâr ideolojisini üretmekle yetinmedi, tüm iktidarların devlet me­kanizması ile yaptığı gibi tamamen toplumsal disiplini ve hegemonyayı sağlamak adına yeni bir vesayet rejimi kurdu. Bu yüzden aslında yaşanılan 11 yıllık iktidar sürecinde çok fazla şey değişmiş olmadı. Şöyle ki, gün­delik hayatta ezilenler sınıfsal açıdan tamamen aynı toplumsal kesimlerdi, kültürel açıdan ise büyük çoğunlukla aynı toplumsal kesimler ezilmeye de­vam etti. Yani değişen tek şey askeri vesayetin laiklerinin, jakobenlerinin, elitlerinin yerini İslami eğilimli mu­hafazakâr liberallerin almış olması. Doğal olarak bu tablo yeniden bir cadı avını başlattı ya da paranoyak iktidar mekanizmasını harekete ge­çirdi. Geçmişteki iktidarlar nasıl ki kendisine muhalefet edeni potansiyel suçlu olarak görüp fişliyor ise, şim­diki iktidar da aynı yoldan devam ederek fişlemeyi sürdürüyor. Hatta bir gazetecinin yaptığı araştırmaya göre “Türkiye’de en kolay şey, terör örgütü üyesi olarak mimlenmek”. Bu fişlenme, mimlenme, sansürlenme konularının sık sık gündemde olması bile aslında kendi başına anlamlı ama yine de en kötüsü bu süreçlerin her gün somut olarak örneklendirilebilir olması. Milli Eğitim Bakanlığı öğren­cilerine öğretmenlerini, öğretmen­lere öğrencilerini, İçişleri Bakanlığı mahalle sakinlerine komşularını, mo- beselerine toplumu, Adalet Bakanlığı gizli tanıklara sanıkları, Spor Bakanlı­ğı izleyicilere taraftarları suçlamaları için inanılmaz baskı uygularken, ge­rek Kredi Yurtlar Kurumu, TRT gibi kamu kuruluşları gerek özel kuruluş­lar hükümet ile ters düşen kişi ya da kişileri bünyesinden çıkarmaya ya da bünyesine almamaya devam ediyor.

Bütün bu olup bitenler eşliğinde polisin Gezi İsyanı’nda yaptıklarına yeniden bakılabilir. Hükümet ikti­darına karşı geliştirilen demokratik hak arama mücadelesini bir komplo olarak görmüş ve bu İsyanı ezmeyi boynunun borcu olarak kavramış bir halde, polisten yardım istiyor. Polis askeri vesayetin zayıflatılması ile iç işlerindeki tek aktör olarak kendi­sinden istenen işi, bir destan yazma çabasını böylece taşımanın fırsatını yakalıyor. Önce Toplumsal Olayla­ra Müdahale Aracı (TOMA) ve gaz bombası ile kitleleri ürkütüyor. Ar­dından şehrin bütün arterlerini aç­mak adına yol temizliğine başlıyor. Nasıl olsa hükümet “komplocuların haddini bildiriyorum” diyor. Şiddeti artırdıkça hükümet desteğinin azal­madığını fark ediyor ve bu da onu iyice körüklüyor. Nihayetinde destan sınırsız şiddetin ve hesapsız yarınların eşliğinde doğmuş oluyor: Çok sayıda ölü, yaralı, gözaltı, tutuklama ve şimdi de cadı avı... O halde Gezi İsyanı’nda ortaya çıkan şeyi polisin destan yazması olarak adlandırmak, ustalık döneminin sıradan bir olayı, genel bir zihinsel tezahürüdür demek zor olmasa gerek.