Tanrının Sınırlarını Zorlamak [Sevgi Doğan]

kampfplatz 2:4

Eylül 2013



Sokakların tehlikeli olduğunu düşü­nüp hiç sokaklara çıkmak istemedi­ğiniz, insanların arasına karışmayı reddettiğimiz zamanlar oldu mu? Pek çoğumuzun böyle hissetmek isteme­sinin birden çok sebebi vardır. Only God Forgives (Sadece Tanrı Affeder) adlı filmi izlediğimizde dış dünyanın dehşetine dair pek çok şey, gözümüze sokulurcasına, bizi kan revan içinde bırakırcasına verilir. Kapitalizmin ve onun acımasızlığının sonuçlarını ödenen bedellerle/bedenlerle gösteren filmde paranın etrafa saçtığı kanın haddi hesabı yoktur. Peki, bu para nereden gelir? Paranın geldiği yer eroin, kokain yani kısaca uyuşturucu yahut acılar, bedeller, bedenler, kan ve çocuklardır. Paraya bir de intikam ve hınç da eklenince ortalığı bir kan kokusunun sarması şaşırtıcı olmasa gerek. Yani kapitalizmin ana serma­yesi “para” günahıyla birlikte sahneye çıkar. Bir yandan yoksulluk insanları çıkmazlara sokar ve can acıtan şeyler yapmaya zorlarken ve böylece acımasızlaştırırken, diğer yandan kapitaliz­min kendi içinde kendisine karşı da merhameti yoktur. Yeniden kan, acı ve ceza olarak onlara geri döner. Çün­kü farkında olmayarak kendilerini sistemin dışında varsayıp emniyette olduklarını düşünürler ve böylesi bir yanılgıya düşerler. Ne illüzyon ama! Filmin ana temasını şöyle özetleyebiliriz: dişe diş kana kan kısasa kısas!

Tanrılara atfettiğimiz bütün in­sani nitelikler, mesela merhamet, alçakgönüllülük, sevecenlik, filmdeki gibi affedicilik, kapitalist üretim biçi­minde insani olmaktan çıkıp, tanrısal bir özellik kazanmaya başladı adeta. Tanrı ne kadar gerçekse insan da o kadar merhametli ve affediciydi artık. Peki ama bu kadar acımasız bir dün­yada, Tanrıların artık uğramayı unut­tukları bu evrende ne yapacaktık, sokaklar bizim değil miydi, sokakla­ra çıkmayacak mıydık? İşte o anda, Descartes’in mekanikliğine, onun doğa-insan karşıtlığına karşı gelen bir grup insan teknolojinin, acımasız in­sanın doğa üzerindeki egemenliğine son vermek için şöyle seslendi: “Hay­di sokaklara, sokaklar candır!” Ve o vakit dinledi bütün bedenler ve üzer­lerini kaplayan korkuyu ve dehşeti silkeleyip açtılar kapılarını sokakla­ra. Böylece çıktılar kendilerinin olan meydanlara ve parklara. Hegel’in tin ya da ruh dediği şey miydi halkın ara­sında dolaşan diye sordu birisi. He­nüz bir cevap gelmese de Gezi ruhu olarak adlandırdı hemen kendisini. Sokaklara çıkmalarıyla birlikte ken­disine ait olanı aldı insan Tanrıdan. Böylece yeniden oldu gerçek insan. Sokak demekti eylem, eylem demekti insan. Merhamet demekti insan, acı­ma demekti, can demekti, affetmek demekti, yalnız olmamak demekti gerçek insan.

İnsanlar Gezi’de can buldu, daya­nışma patlaması yaşayıp içlerindeki insanı çıkardılar dışarı. Kimisi gözyaşlarıyla, kimisi börekleri, kimisi sü­pürgesiyle oradaydı, yani sokaklarda kendi gibi olanlarla, kendi gibi öte­kiyle birlikte eylemde üretimindeydiler. Dünyanın dehşetini değiştir­meye gelmişlerdi, yalnız da değildiler üstelik, süpürgeleri vardı Pınar Selek sokağını süpürecek, börekleri vardı Hrant Dink caddesini besleyecek... Tek silahlarıydı içlerinde insana olan inanç. 
William Shakespeare, Measure for Measure (Kısasa Kısas) adlı oyununda “bazıları günahla yükselir ve bazıları faziletle yere düşer” der, bu insanlar kendilerini sokağa çıkartan­lar gibi günahla yükselmediler maale­sef ki ve de neyse ki, faziletle düştüler sokaklara!