Sıfatlar ve Zamirler [Utku Özmakas]

kampfplatz 2:4

Eylül 2013



Sondan başlayalım, önce zamirler: “Biz” ve “onlar”. Gezi Direnişi esna­sında Başbakan’ın ağzından eksik ol­mayan iki zamir. Ortaokul yıllarımıza dönüp zamirlerin işlevlerini hatırlar­sak, bu sözcük türünün “adların ye­rine getirdiği tüm işlevleri yerine ge­tirebildiklerini” söyleyebiliriz. Biraz yanlış okuma: Başbakan’ın ürettiği bu yarılma aslında kendi adının ye­rine getirilen ve getirilemeyen bütün isimleri kapsıyor. Oysaki Başbakan’ın ağzından “Faiz Lobisi”, “Büyük Oyun”, “Ergenekon” diyenlerin dili­nin bağlandığı ikbal urganı böyle bir yükü çekebilecek gibi değil. Başbakan da bunun farkında olduğu için -biraz mecburiyetten biraz hoşlandığından olsa gerek- sürekli öne çıkıp yükleni­yor; her gün yeni bir sıfat icat ediyor. İktidar, hayatında ilk kez gündemi belirleyememekten çok rahatsız.

Başbakan, kendi ağzından çıkan her kanaati üreterek çoğalan, çoğala­rak üreten, yedi gazetenin aynı anda aynı başlığı attığı bir “biz” medyası, haydi o tabirle söyleyelim “yandaş” grubu istiyor. Bahsi arttıralım: Orga­nik bir devlet kavrayışıyla kendisine “baş”rolü biçmiş olan Erdoğan, üre­tilecek bütün fikirlerin menşei olmak istiyor: “Biz biliriz”. Konu ister sos­yoloji ister uzay mühendisliği olsun. Peki, bu “biz” kim? El cevap: “Yüzde elliyi evde zor tutuyorum”.

Başbakan’ın sözel olarak alenen kullandığı ve vücut diline de yansı­yan hınç ile kızgınlık jestleri, taktik bir pragmatizmin itirafçıları olarak görülebilir. Yine de bende beyhudelik hissi ağır basıyor. “Muhatap” olarak oyuna sürülen “biz dili”nin kabiliye­ti hakkında şu örnek yeter sanırım: “Geceden gündüze değil de, bugün­den yarına değil de, çok acil olarak değil ama çabuk çabuk yapılması gerekiyor. Acil değil ama çabuk çabuk yapılması gerekiyor”. (Meraklanma­yın “orantısız zekâ” “espri”si yapacak değilim.) Beyhudelik hissi demiştim, haydi açıkça söyleyeyim: Başbakan konuşurken -bu his sadece bende mi oluşuyor bilmiyorum ama- sanki Serdar Ortaç dinlediğimi hissediyo­rum: “Aşk bu kızılötesi, yaralı müze­si, hareket edemem.” #direntürkçe.

Saptığımız yerden başa dönelim, şimdi sıfatlar: Bildiğiniz üzere sıfatlar bir adı ya da başka bir sıfatı niteleye­rek sıfat olur. Güçlerini belirsizlikten alırlar. Gezi Direnişi boyunca “mar­jinal”, “çapulcu”, “anarşik vandallar”; tam işler yatışırken ortaya atılan “ke­mirgen”. Bu sıfatlar da yüklendikleri adlar karşısındaki belirsizlikten aldı gücünü. Bir hakaret olarak “onlar” doğru fırlatılan tüm sıfatlar aynı anda hem işaret etmeye hem nitelemeye çalışıyordu. Yani hem hedef göster­meye hem de değerden düşürmeye. Bunların mizahın kabiliyetiyle bume­rang misali geri fırlatılması, sokakla­rın dilbazlığı karşısında devlet aklı­nın donup kalması bize başka bir şeyi gösteriyor: Sokak, dili bükme gücünü zor zamanda atılan zar gibi saklıyor­du ve kavram yaratma kabiliyetini “ileri demokrasi”den “açılım”a kadar bir yığın kavram ileri süren AKP’den geri aldı.

Bu sıfatlar basit bir taktikle boşa çıkarıldı aslında. Başbakan bunları üst üste yığarak kurduğu barikatın arkasından tam otomatik bir silah çıkarak hedef gözetmeden ateş etti. Tabii buna karşılık olarak gaz bom­balarının vınlamalarının arasından kurtulup duvarlarla buluşan dil, ikti­darın şimdiye değin hazırlıksız oldu­ğu bir “strateji” izledi. Bunu sağlayan “başsızlık”tı. (Nabi Yağcı’nın muhte­şem itirafını -mealen- hatırlayalım: “Orhan Pamuk okuyan direnişçiler, bu sis dağıldığında yanı başlarındaki beyaz berelileri gördüklerinde şaşı­rabilirler.”) Konu ister Kürt hareketi ister “CeHaPE” olsun, muhatabıyla ancak “mükemmel” (Türkçesiyle: kendi kurguladığı”) bir karşılaşma ânında savaşmaya hazır olan Başba­kan, sıfatlarının gücünü ve zilletini tek bir noktaya odaklamaya alışmıştı. Oysaki iktidarın dilinin direnç ka­zanmaya çalıştığı mevziinin semtine bile uğramadı bu başsız çokluk’un dili. Tam da kıstırılmasının planlan­dığı yerde olmayışı nedeniyle “kesta­ne kebap acele cevap” bir “Faiz Lobi­si” çatısının altına sokuldu. Özetle bu dil, iktidarın direncini biriktirip yük­lendiği yerde değil, hazırlıksız olduğu bir yerde konuşarak sıfatların taşıdı­ğı bütün şer gücünün boşa akmasını sağladı. Böylelikle neredeyse bütün sıfatlar, sahipsiz kaldığı için itici gü­cünü kaybederek havaya karışan bir slogan gibi (“Müslüman Uyuma!”) şaşkınlık ve çaresizlik sarmalı içinde “alıcısı bulunamadı” ibaresiyle geri gönderildi. Bir nevi cevapsız çağrı. (Bir sıfat olarak ortaya atılan “Çapul- cu”nun, sokaklar tarafından hızla bir fiile, “Chapulling”e dönüştürülmesi tam da bunu gösteriyor.)

Bu sıfatlardan ikisi kaldı geriye: “Marjinal” ve “terörist”. Şimdiye ka­dar mizahla, buluşmaya gelmeyerek altı boşaltılamayan yalnızca bu ikisi. Şüphesiz bu da normal; çünkü bu sözcüklerin üzerinde tarihi bir halı var. Bu halının altına süpürülenlerinse haddi hesabı yok.