... Olurken Siz Neredeydiniz? [Ülker Sözen]

kampfplatz 2:4

Eylül 2013



Gezi Direnişi, Türkiye gündemine uzun yıllardır etki edemeyen sol mu­halefet için büyük bir moral kaynağı oldu. İktidar bloğunaysa “milletin çı­karları” uğruna özgürlüklere vahşice müdahale etmenin, kamuya ait alan­ları dur durak bilmeden sermayeye açmanın bir bedeli olduğunu göster­di. Gezi’nin tetiklediği muhalefetin dışında duranlar ve ona ayar vermek isteyenler ise sıklıkla bir soru formatıyla karşımıza çıktı: “X olurken Geziciler nerdeydi/nerde?” “28 Şubat’ta, Mavi Marmara’da, Rabia’da, Roboski’de, Rojava’da nerdeler?” Bu sorgulamalarla Gezi eylemlerine katılanlardan her daim safını göstermesi, ne kadar demokrat olduğunu kanıt­laması bekleniyor. Peki, Gezicilerin böyle sorguya çekilmesi Türkiye’deki siyasi kültür ve psikolojiye dair neler gösteriyor?

Bunun için Gezi’yle ortaya çıkan tabloya bir bakalım: Direniş bloğu­nun önemli bölümünü laikliği ve öz­gürlükçü bir toplumsal düzeni önem­seyen ve Gezi öncesinde siyasetle bu derece haşır neşir olmamış eğitimli orta sınıf bireyler oluşturuyor. Bunları yeni orta sınıf olarak tanımlamak mümkün; belli kültürel sermayeye sahip, beyaz yakalı işlerde çalışan ve neoliberal krizlerden dolayı güvencesizleşen bir kesim. Bu kesimin ve eylemlere yoğun biçimde katılan Alevilerin Gezi sürecinde bir sembol ola­rak Atatürk’ü sahiplendiğini gördük. Buna dayanarak hükümet ve yandaşları Gezicilerin darbecilik yaptığına, damarlarındaki Kemalizmden dolayı elitist ve dışlayıcı olduklarına hük­metmiş durumda. Gezi Direnişinin özellikle büyük şehirlerde seçkinci ve benmerkezci refleksler gösterdiğine tanık olduk ki bunlar hareket içinde de ciddi biçimde eleştiriliyor ancak bunu artık bir boş gösterene dönüş­müş Kemalizm heyulasına şipşak bağlayarak değil de eğitimli orta sınıf karakteriyle ilişki kurarak yapmak daha doğru olur.

Direnişin diğer göze çarpan un­surları sosyalist ve devrimci örgütler, sayıca az olmalarına rağmen kamu­oyunda büyük ilgi yaratan antikapi­talist ve devrimci Müslümanlar, tam yürekli bir katılım göstermese de Kürt hareketinin sol kanadı ve kim­liklerine dair özgün talepleriyle öne çıkan Aleviler. İstanbul ve büyük şehirlerde öğrenciler ve yeni orta sınıf daha belirginken Gezi protestoları diğer illerde yoğun şekilde Alevileri hareketlendirdi. Hükümetin Suriye politikasıyla tavan yapan Sünni İslam vurgusundan ve ayrımcılıktan buna­lan Alevi yurttaşlar en kuvvetli şekil­de Antakya’da sokağa çıktı. Eylemler­de öldürülen gençlerin Alevi olması da bu belirgin katılımın hem nedeni hem de sonucu olarak görülebilir.

Muhafazakâr orta sınıflar ve AKP’nin etkisindeki kent yoksulla­rı büyük oranda Gezi protestolarına ilgisiz kaldı. Gezi eylemlerinin mu­hafazakâr bir toplum kurgusunun ve tahakküm biçimlerinin karşısında alevlenmesi, diğer taraftan belirgin sınıfsal taleplerin ortaya çıkmaması, hareketin seküler orta sınıftan beslenen bir kamusallığa yaslanması bu durumun ortaya çıkışında etkili oldu. Kürt Hareketi ise barış sürecine zarar vermeme kaygısıyla Gezi’yle ortaya çıkan toplumsal muhalefete mesa­feli duruyor. Bir yandan Öcalan ve Kandil’in desteğini belirtmesi ve ha­reketin taşıdığı özgürlükçü-sol öğeler çerçevesinde bu muhalefetin içinde, mümkünse de önünde yer almak isti­yor. Diğer yandan Selahattin Demir- taş Gezi’de milliyetçi, ırkçı ve darbeci bir zihniyet olduğunu ve bununla yan yana duramayacaklarını belirtiyor. Kürt Hareketi’nin bu ikircikli tavrı­nın bir nedeni de eylemin Türklük ve Kemalizm vurgulu simgesel dilinden rahatsızlık duyması. Buna ek olarak Kürtlerin Gezi sürecinde insanları so­kağa döken nedenlerden; en azından tetikleyici olan kentlerdeki kamusal alanların sermayeye açılması, alkol yasakları gibi hayat tarzına yönelik müdahaleler ve hükümetin mez­hepsel ayrışmayı arttıran Ortadoğu siyasetinden aynı oranda muzdarip olmaması söz konusu.

AKP’li son on yılımızdaki temel tartışma demokratikleşme oldu, an­cak bu kavram salt askeri vesayetin ve Kemalist modernleşme projesinin lağvedilmesiyle tanımlandı. Gelinen son noktada AKP başkanlık sistemini yasalaştırma hesabıyla BDP ile barış sürecine girdi. Zaten bunu önceleyen dönemde de iktidar bloğu, mu­hafazakâr kesimleri ve dindarlıkları üzerinden ilişkilendiği Kürtleri Ilımlı İslam demokrasisi çerçevesinde si­yasete katmakla övünüyordu. Gezi’yle başlayan eylem dalgası ise de­mokrasinin böyle eksik ve manipüle edilebilir şekilde tanımlanmasına ve AKP’nin sandık fetişizmine verilen yanıt oldu. Gezi’ye alternatif bir kitle mobilizasyonu yaratmak için pompa­lanan Rabia aktivistliği de “kahrolsun demokrasi” sloganıyla hükümetin si­yasi katılım ve özgürlükler konusun­daki gerçek hislerini bir kez daha ele veriyor.

Gezi hareketine sürekli nerede olduğunun sorulması hükümet ve yandaşları açısından işte bu çarpık demokrasi anlayışıyla ilişkili. Zaten ilk soru da bu kesimin demokrasinin tek ölçütü olarak gördüğü 28 Şubat nefretine binaen “28 Şubat’ta nerdey- diniz?” oldu. Gezi hareketinin motor gücünü 1990’lar kuşağı lise ve üniver­site gençliğinin oluşturduğu düşünü­lünce o dönem ilkokula bile gitmeyen çocuklara böyle bir soru yöneltmek oldukça abes kaçıyor tabii ki. Üstelik Gezi eylemlerinin pek çok bileşeni de 28 Şubat’ı ve askeri gücün siyase­te başka türlü müdahalelerini kabul etmiyor. Şimdi de Tayyip Erdoğan’ın kendisi ve Mursi arasında kurduğu özdeşlikle kabartılan Mısır’da darbe karşıtlığı şovuna atfen, Gezicilerin AKP’lilerle birlikte alanlara çıkması ve Rabia selamı çakması bekleniyor. Onlar böyle bir demokrasi testine tabi tutulurken Gezi’nin fitil olduğu eylem dalgasında insanları sokağa döken nedenler yani AKP’nin icraat­ları, hukuk ve insanlık dışı polis şid­deti eleştiri konusu edilmiyor.

Gezi eylemlerine katılanların top­tan darbe istediğini düşünmek kadar, herhangi bir hususta homojen bir ta­vır göstermelerini beklemek de hatalı. Çünkü bu hareket dediğim gibi farklı kesimlerin biraradalığını içeriyor, fo­rumlarla katılımcı ve tartışmacı bir demokrasi inşa edilmeye çalışılıyor ancak bu toplumsal muhalefetin bir merkezi ya da önderliği yok. Gezi protestoları Alevileri, Müslüman sol­cuları, sosyalistleri, LGBT aktivistlerini, Kürtleri ve Atatürkçüleri bir araya getirebildi; tarafların birbirini dönüştürebileceği ve eşitlik temelinde çoğulcu bir demokrasi için ortak mü­cadele vereceği bir zemin kurdu. Bu noktada hareketin ne içinde ne de dı­şında rahat eden Kürt Hareketi’nden gelen “nerdesiniz?” soruları önümüze çıkıyor. “Roboski’de nerdeydiniz?” ve “Rojava’da Kürtler katledilirken nerdesiniz?” soruları Gezi’nin ateşlediği muhalefetle araya konulan mesafeyi meşrulaştırma amacını taşıyor, ancak bunu tümden samimiyetten uzak bir politik manevra olarak değerlendire- meyiz. Hallacı Mansur’un sözüdür: “Cehennem acı çektiğimiz yer değil­dir; acı çektiğimizi kimsenin duyma­dığı yerdir”. İnsanlar yan yana dura­bilmek için, kendi cehennemlerinden çıkabilmek için acılarının bilinir du­yulur olmasını istiyor. Dahası bu acı­ya sessiz kalanların özeleştiri verme­sini bekliyor.

Fakat yan yana durmak için kar­şındakini sürekli bir samimiyet tes­tine tabi tutmak ne derece doğru? Üstelik de Gezi’yle birlikte kurulan toplumsal muhalefet alanı, bileşenleri arasında samimiyeti ve ortaklaşma­yı kurmak için eleştiri ve özeleştiriyi mümkün kılıyorsa, daha somut ko­nuşalım; “Gezi’den sonra Kürtlerin neler çektiğini bir nebze anladık” di­yenler ortaya çıkıyorsa... Siyaset bir etkileşim alanıdır; özgürlük ve eşit­lik talebiyle yola çıkan, aynı iktidara karşı mücadele eden grupların bir­birine dair sorularını yargılayıp sınır çizerek değil birbirini dönüştürmeyi hedefleyerek sorabilmesi lâzım. Kürt Hareketi’nin sol üzerindeki gücünü ve Türkiye siyasetindeki ağırlığını, deneyimini ve sahip olduğu siya­set araçlarını düşününce bu tarz bir mağdur siyaseti eğreti duruyor. Kürt Hareketi Gezi’yle başlayan toplumsal muhalefetin kuvvetli ve etkin, ancak daha önceki sol ittifaklarında olduğu gibi “eşitler arasında birinci” değil de sadece eşit bir bileşeni olarak gerçek bir toplumsal barışın tesis edilmesini sağlayabilir. Böyle bir barış AKP ile yüksek siyaset alanında kurulandan daha hakiki olacaktır.


Yazıyı şu mesajla bitirmek uygun düşer: Eşitlikten, özgürlükten ve hak­tan yana olduğunu söyleyen herkesin, ileride “Gezi olurken nerdeydiniz?” sorusuna cevap verebilmek için bu­gün üzerine düşeni yapması gereki­yor.