Michael A. Lebowitz ile Söyleşi [5. Sayı]



Michael A. Lebowitz’le Kapital, Reel Sosyalizm ve Venezüella üzerine

Gülden Özcan ve Bora Erdağı


G.Ö & B.E: Sayın Lebowitz, verdiğiniz bazı mülakatlarda, Marx’ın bir bütün olarak kapitalizm eleştirisinin tamamlanmamış bir proje olduğunu keşfetmenize yol açan bazı gündelik yaşam deneyimlerinizden söz ediyorsunuz. Bu keşifte, içerisinden geldiğiniz sınıfsal konumun ve siyasal mücadelenin size öğrettiklerinin büyük payı olduğunu vurguluyorsunuz. Öyleyse, Marx’ın “insan ihtiyaçları” konusunda daha derinlikli düşünmeyi arzulamış olmasına rağmen, “sermayenin sırrını çözme” devrimci projesine bu epistemolojik projeyi tamamlamaktan daha fazla odaklandığı için bu arzusunu gerçekleştiremediği sonucuna vardığınız, Kapital’in Ötesi[1] başlıklı çalışmanıza odaklanalım. Fakat ondan önce bir kez de Türkçe okurlarınız için Kapital’in Ötesi kitabınızı yazmaya giden yolun nasıl geliştiğini anlatabilir misiniz?
M.L: Herşeyden önce sermayenin sırrını çözmenin asli bir devrimci proje olduğunu belirtmeme izin verin. Marx, bu projeyle en önemli soruyu, “sermaye nedir; karşımızda ve üzerimizde duran bu servet dünyası nemenem bir şeydir?” sorusunu yanıtladı. Marx’ın açıklığa kavuşturduklarını anlamazsak, sermayeye karşı mücadele ettiğimizde dahi, büyük olasilikla ‘haksızlık’la mücadele ediyor oluruz—adil olmayan ücretler, adil olmayan çalışma koşulları, adaletsiz gelir dağılımı, adaletsiz vergiler vs. gibi. Ve mücadelenin yokluğunda, kurbanları suçlamamız olasıdır. Diğer bir deyişle, sorunları kendi hatamız, kendi kusurlarımızın sonuçları olarak görürüz ve bu nedenle eğer daha iyisini yapmak istiyorsak sorumluluğu kendi üzerimize almamız gerektiğini düşünürüz.

Benim büyüdüğüm dönemde tam da böyle bir atmosfer vardı. İşçi sınıfı bir aileden geliyorum. Babam makinist, annem de muhasebeciydi ve onlarda baskın olan duygu, bu sözünü ettiğim başarısızlık duygusuydu. Ama ben kendi adıma bu duyguyu öylece kabullendiğimi söyleyemem. Daha ziyade, ebeveynlerimin yaşamıyla kendi yaşamım arasına bir mesafe koyma isteğinin bilinciyle hareket ediyordum. İşçi sınıfından gelen birçok çocuk için ebeveynlerinden daha çok para kazanmak ve onlardan daha iyi bir yaşam sürmek doğal bir hedeftir.

Böylece New York Üniversitesi’nin akşam dersleri de veren Ticaret Okulu’na girdim. Başlangıçta, muhasebe ve hukuk bölümlerine yoğunlaşmak için bu okula girmiştim. Fakat iktisat, pazarlama ve pazar araştırmaları alanları hemen ilgimi çekti. Birkaç yıl sonra, elektronik ürünler sektörünün pazar araştırmalarında işe girme şansı buldum. Ve bu, gerçek bir eğitimdi; çünkü gün boyunca sektördeki firmaların fiyat belirleme ve pazar payı dağılımını nasıl yaptıklarını ilk elden öğreniyordum. Sonra akşam derslerine gidip, gün boyunca kendi gözümle gördüklerimin aksine, fiyatların anonim piyasanın gizli eli tarafından belirlendiğini öğreniyordum (!) Bu dönemde, New Jersey’de babamın çalıştığı fabrika, şirket buradaki sendikaların baskısından kaçınmak için faaliyetlerini güneye taşıyınca kapanmıştı ve bu duruma çok öfkeliydim. (New Jersey’den Bruce Springsteen’in pek çok öfkeli şarkısı, sözde ‘emek-sermaye uyumu’ ve ‘Altın Çağ’ adıyla anılan bu dönemde yaşanan bu fenomenin ürünüdür.) Tüm bunlardan çıkardığım sonuç açıkça ortadaydı: Bana yalan söylüyorlardı!

Böylece gerçeği araştırmaya başladım ve ana akım iktisat eleştirisi üzerine, özelde Marx ve Thorstein Veblen’in çalışmalarını da kapsayan, birçok çalışma okudum. Eleştirel bir iktisatçı olmuştum ama henüz bir siyasal aktivist ya da Marxist değildim. Wisconsin’e yüksek lisans yapmaya gittiğimde bu değişti: Burada Küba Devrimi, sivil haklar ve Vietnam’daki mücadele etrafında oluşan aktivitelere hemen dâhil oldum; yanı sıra, The Studies on the Left [Sol Üzerine Çalışmalar] (ABD’de yeni sol üzerine bir dergi) adlı derginin editörü oldum ve Studuents for a Democratic Society [Demokratik Bir Toplum için Öğrenciler] adlı grup tarafından yayınlanan 1962 Port Huron Statement’ının [Huron Limanı Bildirisi’nin] yazıldığı ekonomi atölyesine eş başkanlık yaptım. Aynı zamanda, daha ciddi bir şekilde Marx çalışıyor ve kendimi Marxist sayıyordum—ama tabii, o dönemde Marx’ı ne kadar az bildiğimi ve ne kadar az anladığımı düşününce şimdi utanç duyuyorum. Dolayısıyla, o zamanlar bir anti-kapitalist, sosyalist ve sözde Marxisttim diyebilirim.

Eğitimim, 1965’te ekonomi dersleri vermek için Kanada’ya geldikten sonra da devam etti. Burada Marxçı iktisat üzerine verdiğim dersle (ki, sonrasında bu dersi 30 yılı aşkın bir süre boyunca verdim) Marx’ı anlamaya başladım. Aynı zamanda, işçi sınıfı denetimine[2] (daha çok İngiltere’deki Institute for Workers Control [İşçi Denetimi Enstitüsü] etkisiyle) ve gerek dışardan gerekse içeriden—New Democratic Party of British Colombia [British Colombiya Yeni Demokrat Partisi] içerisindeki sol bir fraksiyona dâhil olmuştum—cemaat örgütlenmesine odaklanarak siyasal aktivizmimi sürdürdüm.  (1972’de eyalet yönetiminde iktidar olan partiye, 1974-1975 yılları arasında parti politikası başkanı olarak hizmet ettim). Ama bu süreçte, yavaş yavaş yaşamımın bu iki parçasının yarattığı ikilemin farkına vardım. Bir yandan, siyasal aktivitelerde (özellikle cemaat örgütlenmesinde) insanların mücadele sürecinde nasıl dönüştüğünü (çoğunlukla kendileri için büyük anlam ifade eden, aciliyeti olan yerel reformlar söz konusu olduğunda—bir okulun kapanmasına karşı ya da yereldeki yerinden etmeler karşısında ya da mahallelerindeki trafik örüntülerinin iyileştirilmesi için mücadele ederken olduğu gibi) ve bu mücadelenin onları bu konularla daha büyük konular arasında bağlantı kuracak şekilde nasıl geliştirdiğini görüyordum. Öte yandan, Marx’ın sermaye analizi vardı: Sermaye, işçilerin sömürülmesinin sonucudur ve gözlemlediklerimizin birçoğu rastlantısal ya da ilişkisiz değil; daha ziyade, sermayenin doğasına içkindir.

Görünüşe göre iki farklı dünya vardı: Teori dünyası ve mücadele dünyası. Tabii ki, Marx’ın analizinin sağladığı silahla, mücadeleye dâhil olan bu insanlara amaçlarına ulaşmada sermayenin nasıl bir engel teşkil ettiğini anlatma çabasıyla yaklaşılabilirdi. Ama insanları mücadeleye götüren süreç, Marx’ın Kapital’inde neden eksikti? Elbette Marx, iş günü mücadelesini tartışıyordu; fakat ücret mücadelesi üzerine bir değerlendirmesi bile yoktu! Peki ya insanların mücadele sırasındaki dönüşümü? Eğer Kapital bir kapitalizm çalışmasıydıysa bu konuların da onda yer alması gerekmez miydi?

Grundrisse İngilizce’ye çevrildiğinde[3], bu sorularıma yanıtlar bulmaya başladım. Bu kitapla aslında Marx’ın ihtiyaçlara ne kadar odaklandığı, ihtiyaçların değişimi gibi önemli soruları Ücretli Emek üzerine yazmayı planladığı kitap için nasıl alenen bir kenara koyduğu ve Kapital’in Marx’ın teorik projesinin nasıl sadece bir parçasını teşkil ettiği netlik kazandı. Bu noktadan sonra, Marx’ın ihtiyaçlar teorisi, eksik kalan Ücretli Emek üzerine kitabı ve Kapital’in sessizliği hakkında makaleler yazmaya başladım. Teorik olarak bu konuda yol almama neden olan şey, Marx’ın Kapital’de ortaya attığı, ihtiyaçların (verili bir dönemde verili bir ülkede) değişmez standardı varsayımıydı—ki, Marx defalarca bu varsayımın Ücretli Emek üzerine kitabında yeniden ele alınacağını söylüyordu. Marx’ın tasarladığı gibi bu varsayımı genişletirsek ne olur, sorusunu sordum. Ve eksik kalan bu kitabın dolaylı yoldan anlattıklarını keşfettikçe şu sonuca vardım: Kapital’de sadece bir boşluk ve sessizlik değil, bir noksanlık da vardı. Çok basitçe, Marx’ın Kapital’ini, özellikle onun tümdengelim yöntemini, onun ötesine geçmek için, yani Kapital’de eksik olan tüm bu soruların teori dünyasına ait olduğunu ve bunların da Marx’ın teorik projesinin bir parçası olduğunu göstermek için anlamamız gerekiyor. 

G.Ö & B.E: Bu noktada, ücretli emeğin siyasal ekonomisini çalışmak için Marx’ın Kapital’de önerdiği metodolojinin önemini ve Kapital’in bu konudaki sessizliğini biraz daha detaylandırabilir misiniz?

M.L:  Marx’ın Hegel’den aldığı ve Kapital’de uyguladığı diyalektik mantıkta, kategoriler ve kavramlar gökten zembille inmez. Örneğin, eğer metayı ve parayı birbirine dışsal olarak birleştirirseniz ne metayı ne de parayı anlayabilirsiniz. Bu, Marx’ın Ricardo ve klasik siyasal ekonomi eleştirisidir: Onlar, meta ve para arasındaki içsel bağlantıları gözden kaçırırlar. Ve eğer kategorileri mantık çerçevesinde birbirinden doğru geliştirmezseniz, bu kaçınılmazdır.

Kapital’in Ötesi kitabımda, Marx’ın Kapital’de kullandığı diyalektik türetim yöntemini tanımladım. Bu, diyalektik yolculuk geliştikçe her bir kavramda örtük olanı açığa çıkarma yoluyla basit bir kavramdan daha karmaşık ve zengin kavramlara doğru mantıksal bir ilerleme yöntemidir. Lenin’in Hegel’in Mantık’ını yorumlarken vurguladığı gibi, birinci terimle ilgili diyalektik uğrak, “terimin örtük olarak içerdiği ayırdedici özelliğin” anlaşılmasıdır. Ve bu, tam da Marx’ın meta değerlendirmesinde gösterdiği şeydir: Metanın kendi içinde noksan olduğunu ve varlığını sürdürmek için ikinci bir terime ihtiyaç duyduğunu ortaya çıkarır—kısaca, meta paraya ihtiyaç duyar; tek olan ikiye bölünmüştür. (Bu uğrakla ilgili yaptığım geniş çaplı tartışma için Following Marx: Method, Critique and Crises [Marx’ın İzinde: Yöntem, Eleştiri ve Krizler][4] adlı kitabım içerisindeki ‘Explorations in the Logic of Capital’ [Kapital’in Mantığını Araştırma] başlıklı bölüme bakabilirsiniz). Böylece para kavramıyla tanıştırılmış oluruz. Başlangıçta para, metanın karşıtı olarak karşımıza çıkar; fakat meta ve para arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurduğumuzda—sadece meta için aracı olan parayı değil tersini de yani para için aracı olan metayı da göz önünde bulundurduğumuzda—metanın para için bir gereklilik olduğunu görürüz ve metayla paranın birliği anlayışını geliştiririz. İkinci terimle ilgili diyalektik uğrak, “terimin içerdiği birliğin yerine konması”dır. Bu birlik, sermaye kavramının içinde bulunacaktır—üçüncü terim (ama aynı zamanda yeni birinci terim).

Ve mantıksal yolculuk şöyle ilerler: İlk karşılaştığımız sermaye kavramından (yani, dolaşımdaki sermayeden) üretim alanındaki sermayenin gerekliliğine (ayırdedici özelliğine), buradan dolaşımdaki sermayenin gerekli bir aracı olarak kapitalist üretim ve kapitalist üretimin gerekli bir aracı olarak dolaşım arasındaki karşılıklı ilişkiye ve böylece de yeniden üretim sürecindeki bu karşıtlıkların birliğini anlamaya gidilir—bir bütün olarak sermaye (yani üçüncü terim) üretim ve dolaşımın özgül bir birliğidir. Marx’ın Kapital’de sunduğu bütün budur.

Ama sonrasında, diyalektik mantıkta hep sorulan o kritik soruya gelmiş oluyoruz: Burada durabilir miyiz? Bir bütün olarak sermaye kendi içinde, kendi kendine yeterli midir; yoksa kendisi dışında bir şeye, içerisinde örtük olarak varolan ve tamamlanmayı bekleyen bir şeye, bağlı mıdır? Özetle, bir bütün olarak sermaye, mantıksal yolculuğu ileri taşımamızı gerektirecek ayırdedici bir özellik barındırır mı? Bir bütün olarak sermaye de (organik herhangi bir bütünlüğün karakteristiği olduğu üzere) kendi terimlerini üretir mi; yoksa kendisine dışsal terimleri mi vardır?  Marx’ın bu sorulara yanıtı açıktır: Sermayenin yeniden üretimi, işçi sınıfının yeniden üretimini gerektirir ve fakat “[b]unun yerine getirilmesini kapitalist iç rahatlığıyla işçinin kendini ve neslini devam ettirme içgüdüsüne bırakabilir.”[5] Özetle, sermaye bu haliyle varlığını sürdürebilmek için ücretli emeği kendisinin dışına yerleştirmek zorundadır.

Böylece ücretli emek, ilk olarak sermaye içerisinde ayırdedici bir özellik olarak, yani sermayenin karşıtı olarak ve sermayenin büyüme amacını gerçekleştirmesinde bir aracı olarak karşımıza çıkar. Fakat bununla beraber, işin diğer yönünü, yani Kapital’in sessiz kaldığı yönünü de göz önünde bulundurmalıyız: Kendi için bir varlık olarak işçi. Kendi dolaşım alanı (yani, emek gücü satışının gerçekleştiği alan) ve kendi üretim alanı (yani, dolaşım alanına yeniden girebilecek işçiyi üretmek üzere kullanım değerlerinin tüketildiği alan) içerisindeki ücretli emek yönünden düşündüğümüzde, ücretli emeğin gerçekleştirilmeyi bekleyen kendine ait hedeflerinin ve mücadelelerinin olduğunu görürüz. İşçi yönünden bakıldığında, sınıf mücadelesi ancak işçiyi kendi için bir varlık olarak ele aldığımızda vardır. Ne var ki, ücretli emekçi olarak işçi için sermaye gerekli bir aracıdır: Bu ilişkide, işçi hedeflerini gerçekleştirmek için sermayeye bağlıdır. Buradaki diyalektik uğrak, bir bütün olarak kapitalizm içerisindeki sermaye ve ücretli emeğin birliğinin tanınmasıdır: İki yönlü sınıf mücadelesiyle tanımlanan bir bütünlük.

İşte şimdi, buna göre, özne olarak işçiyi ele aldığımızda, sıklıkla Marxizm olarak nitelendirilegelen determinizmin çok ötesine geçmiş oluyoruz. Şimdi artık, işçilerin mücadelelerinde kendilerini dönüştürme yollarını, bir bütün olarak kapitalizm teorisinin içine mutlaka dâhil etmeliyiz. Ama tabii, tek yönlü Marxistler bu tamalanmamış teorik projeye olduğu haliyle bir son verip, Kapital’in içinde olanı teori, Kapital’de olmayanı da siyaset ya da daha alt düzey soyutlamalar diye adlandırıyorlar. Kapital’i tek başına ele alabileceklerini düşünüyorlar. Kapital’in Ötesi kitabımın ‘Tek Yönlü Marxizm’ bölümünde tartıştığım üzere, ücretli emek yönünü geliştirmekte başarısız oldukları için tek yönlü Marxistler, ne sermayeyi ne de ücretli emeği kavrayabilirler; özetle, bir bütün olarak kapitalizmi kavrayamazlar.

G.Ö & B.E: Sermaye karşısında kavramsallaştırdığınız ücretli emeğin Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ndeki antinomilerle epistemolojik benzerlikleri olduğunu düşünmüyor musunuz? Kant’a göre antinomiler tez ve antitezlerden oluşur ve bunlar birbirini hiçbir zaman çürütmezler. Sermaye ve onun tersi olarak ücretli emeği koyduğunuzda, nihai olarak, bir antinomi kurduğunuzu düşünmüyor musunuz? Bu durumda, ne sermayenin ne ücretli emeğin ne de bir sistem olarak kapitalizmin varoluşu sona erecektir. Sadece bizim bu yöndeki inancımız spekülatif olarak bağlayıcı olacaktır. Ve bu, kapitalizmin bir bütün olarak reddini getirmektense metafizik düzeyde bizlerin kapitalizmin bir parçası olduğumuzu ortaya koyacaktır. Bunun sizin amacınız olmadığını biliyoruz ama böyle bir tehlike olduğunu düşünmüyor musunuz? Biraz bunun üzerine konuşabilir misiniz?

M.L: Her ne kadar kapitalizmi anlamak için onun iki yönlülüğünü kavramak temel olsa da işçi yalnızca ücretli emek olarak var olursa, sermaye/ücretli emek ilişkisini aşmak mümkün olmaz. Sermaye yeniden üretilir, ücretli emek yeniden üretilir ve bu sistem sürgit devam edebilirdi. Ancak, Kapital’in Ötesi’nde işçinin ücretli emekten daha fazlası olduğunu anlamamız gerektiği konusunda ısrar ettim. ‘Ücretli Emeğin Tek Yönlülüğü’ başlıklı bölümde, ücretli emeğin kendisinin bir ayırdedici özellik içerdiği vurguladım: Ücretli olmayan emekçi olarak işçi. Sermaye kavramı, işçinin yalnızca ücretli emekçi olarak işçi yönünü içerir. Bu ilişkinin dışında hane içindeki, cemaatler içindeki, işçi sınıfı içindeki, genel olarak toplum içindeki farklı ilişkilerde gerçekleşen faaliyetler de var ve işçi kendisini bütün bu ilişkiler içerisinde üretir. Özetle, işçi hem ücretli emeği hem de ücretli olmayan emeği içeren bir insan varlığıdır. Sermaye karşısındaki mücadelenin temelinde yatan ve “[n]esnel zenginliğin, [bugünkü durumun tersine] işçinin gelişme ihtiyaçlarını karşılamak için var [olduğunun]”[6] ötesine işaret eden, tam da işçinin kendisiyle yaşam koşulları arasındaki bu çelişkidir.

Ama doğru söylüyorsunuz, burada bir tehlike var: Sermaye her daim işçileri salt ücretli emekçilere indirgeme çabasındadır ve bu amaçla onları alt edebilmek için işçileri böler ve birbirinden ayırır.  Tehlike, kavramın yetersizliğinde değil; bu sınıf mücadelesinde sermayenin başarılı olabilme ihtimalindedir.

G.Ö & B.E: Yukarıda “tek yönlü Marxism” üzerine yaptığınız yoruma dönecek olursak, Kapital’in Ötesi kitabınızda, “Marxism, kendisini yalanlayan iki anomaliyle karşı karşıyadır: Kapitalizmin dayanıklılığı ve işçi sınıfının edilgenliği” argümanını öne süren Michael Burawoy’ı eleştiriyorsunuz. Benzer beyanlarda bulunarak 1980’lerde sınıf siyasetine sırtını dönen Andre Gorz ve Chantal Mouffe gibileri de yine aynı kitabınızda derinlemesine eleştiriyorsunuz. O günlerin deneyimlerine dayanarak, sınıf siyasetinden kaçınan ve Marxism’i bir bütün olarak mahkûm edenlerin ortak sorununun Marx’ın Kapital’ini tam olarak kavrayamamaları, Kapıtal’i tamamlanmış bir epistemolojik proje olarak almaları ve onu tek yönlü okumuş olmalarına rağmen bir bütün olarak kapitalizm eleştirisini tamamlamış olduklarını düşünmeleri olarak ortaya koyuyorsunuz. Kapital’in sessizliğinden ve tek taraflı Marxizmle ilişkisinden biraz daha söz edebilir misiniz?

M.L: Marx’ın kendisinin değil de tek yönlü Marxizmin bu anomalilerle karşı karşıya olduğunu hatırladığımız sürece, Burawoy’un bu ifadesini kabul edebiliriz sanıyorum. Tek yönlü Marxistler, Kapital’in sessiz kalmadığı yerlerde bile çoğunlukla sağırlar. Sermayenin büyümesine odaklanıp, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde işçilerin nasıl bozulup felce uğratıldığını göz ardı ettikleri için sermayenin ihtiyaç duyduğu özgün işçileri üretme eğiliminde olduğunu da göremiyorlar. Kapitalist üretim sadece artı değer değil, aynı zamanda ortak bir ürün de üretir: Emeklerinin ürünlerine ve üretim araçlarına yabancılaşmış ve yaşamlarının boşluğunu kendilerine yabancı şeylerle doldurma arayışında olan işçiler. Kapitalizm gelişirken ortaya çıkardığı insanların mizacının yarattığı sonuçları göz önüne alın. Marx’ın da Kapital’de ileri sürdüğü gibi, kapitalist üretim sürecinin örgütlenmesi, “tam bir gelişme düzeyine ulaşır ulaşmaz, işleyişi ile her türlü direnci kırar.”[7] Marx bunu böylesine güçlü ve net bir dille ifade eder ve ekler: Sermayenin yedek bir işsizler ordusu yaratması, “kapitalistin işçi üzerindeki kesin egemenliğini tamamlar.”[8] Buna bağlı olarak da kapitalistin işçinin “kapitalist üretimin kendi mekanizması ile yaratılan, güvence altına alınan ve ebedileştirilen sermaye bağımlılığına”[9] bel bağladığını öne sürer.

Dolayısıyla, bunlar Marx için hiç de anomali değildir. Sermaye kırılgan değildir: Duvarları (John Halloway gibilerinin iddia ettiği gibi) “iktidar karşıtı çığlıkla” yerle bir olmayacak. Aksine, sermaye güçlüdür. Sermaye, kendi varoluş koşullarını yeniden üretme eğilimindedir. Fakat bir de işin diğer yönü var. Kapital, kendisi için varlık olarak işçi ve kendi amaçlarına ulaşma mücadelesinde işçinin kendisini nasıl dönüştürdüğü konusunda sessizdir. Marx, koşulların ve işçinin kendiliğinin eşzamanlı değişiminin önemini her zaman anlamış olsa da Kapital bu konularda sessizdir. Bu sessizlik son derece önemlidir. Çünkü işçiler mücadele içerisinde kendilerini sermayenin ötesine geçmeye uygun bir sınıf olarak üretirken, sermaye için asli olan, kendi yeniden üretimini garanti altına almak üzere işçileri bölmektir. İşin ‘özne olarak işçi’ yönünü değerlendirmeye almadığınız takdirde, sermayede içkin olarak varolan işçileri bölme eğilimi (yani, sermayenin özünün bu boyutu) gözden kaybolur. Böylece sermayenin daha fazla büyüyemeyeceği o şanlı zafer günü gelene dek, üretim güçleri geliştikçe sermayenin hep büyüme eğiliminde olacağı iddiasıyla başbaşa kalırsınız. Bu da merkezde duran sınıf mücadelesinin, iki yönlü sınıf mücadelesinin, ekonomik determinizmle yer değiştirmesini beraberinde getirir.

Sermayenin işçi sınıfını bölme yönündeki içkin eğilimini anlarsak, bunun Marxizme önemli katkıları olacaktır. Örneğin, sermaye yeni üretim güçleri geliştirdiğinde, amacının verimliliği değil, artı değeri artırmak olduğunu ve bunun da zorunlu olarak işçilerin bu özgül üretim güçlerine karşı birleşme kabiliyetlerini zayıflatacağı anlamına geldiğini görürüz. Kısacası, üretim güçleri, içerisinden beslendikleri belirli üretim ilişkilerini yansıtırlar—bu ilişkilerin yaydığı bulaşıcı hastalığa yakalanırlar. Kapital’in Ötesi’nde ileri sürdüğüm gibi, ‘sermayenin davranışı yalnızca kendinde ücretli emek değil de kendi için ücretli emek bağlamında düşünülmediği sürece, ortaya çıkacak eğilim üretici güçlerin özerk gelişimi ve teknolojinin yansızlığı düşüncesidir. Her iki kavram da ekonomizmin özelliğidir.’[10]

G.Ö & B.E: Reel Sosyalizmin Çelişkileri: Yöneten ve Yönetilen[11] adlı son kitabınızda, Sovyet sosyalizminin avangard mantığı altında işçilerin deformasyona uğradığından söz ediyorsunuz. Bir bakıma buradaki argümanlarınız, Kapital’in Ötesi kitabınızdaki argümanların devamı gibi görünüyor. Tek yönlü Marxizm eleştiriniz ne ölçüde yirminci yüzyıl Sovyet deneyimindeki avangard Marxizm eleştirinizle örtüşüyor?

M.L: Sovyet Marxizminin Marxizm mirasının (herhangi bir siyasal perspektiften bağımsız olarak) büyük bir kısmının kaynağı olduğu düşünüldüğünde, tek yönlü Marxizmin onun içine nüfuz etmiş olması hiç de şaşırtıcı değil. ‘Reel sosyalizm’ üzerine kitabımda, Sovyet Marxizminin işin ikinci yönünü ne ölçüde göz ardı ettiğini vurguluyorum—örneğin, özgün üretim ilişkileri altında üretilegelen insan doğası sorunu. Sovyet Marxizmi, bilhassa “işçilerin karar verme ve etkinlikleri aracılığıyla kapasitelerini geliştirme gücünden yoksun kalmasının nasıl bir deformasyona yol açtığını” göz önünde bulundurmaz. Aslında, Sovyet Marxizminin karakteristiği üretim ilişkilerinin merkeziliğinin ortadan kalkmasıydı; bunun yerinde (üretim ilişkileriyle bir tutulan) mülkiyet ilişkileri ve tarafsız üretim güçlerinin gelişimi vurgusu vardı.

‘Reel sosyalizm’ örneğinde, bu soyut bir kuram değildi. Bu karakteristik, üretim araçlarının yasal mülkiyetini sosyalizmle eşitleyen, işçi yönetimini (ve genel olarak tabandan doğru işleyen karar alma süreçlerini) üretim güçlerinin gelişimine tabi gören ve kendi rolünü itaatkâr bir işçi sınıfını tepeden, Vaadedilmiş Topraklara doğru yönetmek olarak tanımlayan bir avangardın varolduğu bir toplumun meşrulaştırılmasına hizmet etti. (Kitabın alt başlığının The Conductor and Conducted [Yöneten ve Yönetilen] olmasının nedenlerinden biri budur.) Bu nedenle, bu teorik duruşu, Avangard Marxism olarak adlandırdım.

G.Ö & B.E: Sovyet deneyimini ve hatalarını analiz ederken ve eleştirirken temel çıkış noktalarınızdan biraz söz edebilir misiniz? Yanı sıra, Sovyet Marxizmi bağlamında, işçi sınıfının ahlaki ekonomisi ve siyasal ekonomisi arasında kurduğunuz bağlantıyı kısaca açıklayabilir misiniz?

M.L: Uzun yıllar ‘reel sosyalizm’ altındaki ekonomilerin (özellikle Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ekonomilerinin) özellikleri üzerine ders verirken temel olarak amprik bir yaklaşımım vardı. Prim yapma ‘fırtınası’nın bir sonucu olarak, tuhaf çıktılar (ağır avizeler gibi) ve defolu ürünler ürettiği ölçüde, sistemin nasıl işlevsizleştiğini anlattım. Ve aynı zamanda işçilerin, sübvanse edilen ihtiyaçları ve güvenceleri (özellikle iş güvencesi) açısından kapitalist ülkelerdeki işçilerin sahip olmadığı geniş imkânları olduğunu; fakat öte yandan işçilerin işyerinde karar alma ve kapasitelerini geliştirme güçlerinin olmadığını belirttim. Bu beni, ekonomik reform için yapılan baskıları analiz etmeye ve Yugoslav özyönetim yaklaşımını değerlendirmeye yöneltti.

Sonuçta, Marx kavrayışımı geliştirdikten sonra, amprisizmin ötesine geçerek, reel sosyalizmde farklı fenomenlerin altında yatan içsel yapıyı araştırmaya başladım. Kitabımda bahsettiğim gibi, bu işlevsizliğin büyük kısmı, avangardla ‘yatırım yöneticileri’ şeklinde yeni yeni oluşmaya başlayan kapitalist sınıf arasındaki sınıf mücadelesinin ürünüydü. Dahası, işçilerin özgün pozisyonu, bir ‘toplum sözleşmesinin’ yansımasıydı. Buna göre, avangard, işyerinde ve toplumda kendisinin yönetimine boyun eğmeleri karşılığında işçilere gerçek güvenceler sunuyordu.

Söz konusu toplum sözleşmesi, içkin olarak ‘reel sosyalizm’ altındaki işçi sınıfının ahlaki ekonomisinde saklı olan bir unsura karşıydı: İşçilerin iktidarı ve tabandan karar alma süreçleri. Fakat bu toplum sözleşmesi, ahlaki ekonominin diğer ögelerini de pekiştiriyordu: Eşitlik ve eşitlikçilik, temel ihtiyaçların karşılamasına odaklanma ve güvencesizliği azaltma vurgusu. İşçi sınıfının bu toplum sözleşmesinden sağladığı faydalar, sermaye mantığı avangard mantığına bir virüs misali bulaştıkça (ve onu yerinden ettikçe) doğrudan saldırıya uğradı. Ekonomistlerin (yani sermayenin ideolojik sözcülerinin) klavuzluğunda, kapitalist verimliliğe engel teşkil ettiği varsayılan herşeye (sübvansiyonlara, ücretsiz sağlık hizmetine, iş teminatına vs.) hücum edildi.

Kapitalizmin nasıl kolaylıkla galip geldiğini ve işçilerin ‘reel sosyalizm’den kazandıklarını nasıl kolaylıkla ortadan kaldırdığını görmek çarpıcı. Fakat işçilerin avangard üretim ilişkileri içerisinde nasıl deforme olduğunu ve kapasitelerini geliştirmekten nasıl yoksun bırakıldıklarını; kendi ilgilerini yansıtan bağımsız örgütsel söylemler geliştirmelerini önlemek için siyasal olarak nasıl baskılandıklarını ve Marx’ın sunduğu işçi sınıfının siyasal ekonomisinin Avangard Marxizmle ikame edilmesi suretiyle işçilerin teorik olarak nasıl silahsızlandırıldıklarını düşününce, bu hiç de şaşırtıcı değil. İşçiler için olanaklı olan tek şey, adalet anlayışlarının (yani işçilerin ahlaki ekonomisinin) ihlal edildiği algısı üzerinden geliştirdikleri kendiliğinden (ve geçici) tepkilerdi. Oysa Marx’ın kapitalizm bağlamında tespit ettiği gibi, eğer sistemi temelden değiştireceksek, işçi sınıfının ahlaki ekonomisinin ötesine, işçi sınıfının siyasal ekonomisine, geçmek esastır.

G.Ö & B.E: İşçi sınıfının ahlaki ekonomisinden söz etmişken, kitaplarınızda işçi sınıfından insanlar arasında belirli bir tür muhafazakârlığın olduğunu tartışıyorsunuz (Batı’daki sendikalar örneğinde olduğu gibi varolan kazanımları korumaya yönelik işçi sınıfı talepleri olsun ya da kapitalizmin özünü değil görüntüsünü görmekten kaynaklanan bir tür muhafazakarlık olsun). Bugün bunun işaretlerini görüyor musunuz? Ek olarak, dinî muhafazakârlık üzerine ciddi bir vurgunuz yok. Bu özellikle Türkçe okurlarınız için önemli. Zira, on yılı aşkın bir süredir yönetimde olan AKP hükümetleri altında, Türkiye’de işçi sınıfı içerisinde artan bir dini muhafazakarlığa şahit oluyoruz. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir? Dini muhafazakârlığı ve içerdiği pasivizasyonu aşmak için özel bir sosyalist strateji ihtiyacı var mı, yoksa insanlar yerelde güçlendirildiğinde ve gerçek insan ihtiyaçlarına odaklanıldığında bu, kendi kendini çözecek bir sorun mu?

M.L: İşçilerin hak ve adalet anlayışlarının ihlali üzerinden mücadeleleri esastır; ama işçi sınıfının ahlaki ekonomisinin özelliği, gerçek ya da hayali bir geçmişi yeniden kurmak amacıyla geriye bakmaktır. Marx, tam da bu nedenle, on okuzuncu yüzyılda ücret kesintilerine karşı “eşit işe eşit ücret” sloganıyla gelişen tepkiyi muhafazakâr olarak tanımladı ve işçilere kapitalist üretim ilişkilerini sonlandırma devrimci amacı için mücadele çağrısında bulundu.

İşçiler, varolan ahlaki ekonominin ötesine geçmedikleri sürece bu mücadeleler açmaza girer (tıpkı, E.P. Thompson’ın zamanın ahlaki ekonomisini tartışırken tanımladığı on sekizinci yüzyıl İngiliz kalabalığının mücadelelerinde olduğu gibi). Ve bu kısıtlılıklar yakın zamanda Occupy Hareketleri ve Arap Baharı’ndaki baskın eğilimlerde de görüldü: Belirli adaletsizliklere ‘hayır’ demeye odaklandıkça ve sermayenin ötesine geçebilecek bir hareket inşa etmeye ‘evet’ demek üzerinde durmadıkça, (her ne kadar hareket esnasında coşku verici oldularsa da) bu mücadelelerin akıbetleri asimilasyon, kargaşa ve hayal kırıklığı olacaktır. İşçi sınıfının ahlaki ekonomisinin ötesine, yani işçi sınıfının siyasal ekonomisine geçmek, hareketin katılımcılarını sistemin doğası hakkında eğitebilmek için gereklidir. Devrimciler de bu saikle bu tür mücadelelerin içerisinde yer almalıdırlar.

Bu nedenle, soyutlamalardan ziyade, belirli bir takım fikirleri ve anlayışlarıyla gerçek insanlar başlangıç noktası olarak alınmalıdır. Ama işin özü, hâlihazırda varolan anlayışları kucaklamak değildir. Daha ziyade, varolan mücadelelerin yeni bir toplumun unsurlarını barındırdığını göstermek için bu mücadelelerde örtük olanı açıkça belirtmek esastır. Geleceği inşa edeceksek, o geleceği şimdiki zamanda görebilmemiz gerekir. Bu da ileriye dönük bir tasavvur geliştirmemiz gerektiği anlamına gelir. İşçi sınıfının siyasal ekonomisine göre bu, insani gelişim amacı üzerine kurulmuş bir toplum tasavvurudur; diğer bir deyişle o Marx’ın sözünü ettiği, “bugünkü tersine durum”un “işçinin gelişme ihtiyaçları”na[12] doğru yönlendirilmesidir.

Bu, aynı zamanda, mücadele yöntemlerine ve örgütlenme biçimlerine kayıtsız kalamayacağımız anlamına gelir. ‘Devrimci pratiğin’ merkezî temasını aklımızda tutmamız gerekir: “Koşulların ve insan aktivitelerinin ya da kendiliğin eşzamanlı değişimi.”[13] İnsanlar, aktiviteleriyle beraber geliştikleri için insanların kapasitelerini geliştirmelerine olanak sağlayan kurumların ve örgütsel mücadele biçimlerinin yaratılması esastır. Bu tür mücadele biçimleri, talimatların tepeden iletildiği belirli bir askeri örgütlenme kadar (kelimenin dar anlamıyla) verimli olamasa da başrolünü oynadıkları pratiklerle gelişen insanlar farklıdır. Diğer bir deyişle, bu mücadele biçimlerini dünyayı değiştirmeye uygun insanlar yaratabilecek siyasal yatırımlar olarak görmemiz gerekir.

İnsani gelişim ve pratik arasındaki bu önemli bağlantıyı kavrayan sosyalist bir alternatif inşa etmek, özellikle de kapitalist sınıfın işçi sınıfının hak ve adaletten anladığı her şeye saldırdığı ve işçi sınıfının bu saldırıyı durdurmaktan umudunu kestiği bu kriz zamanlarında çok daha önemlidir. Bu tür koşullar altında, dinî inançların kuvvetlendirilmesi şaşırtıcı değildir. Marx’ın ‘din kalpsiz bir dünyanın kalbidir’ yorumunu hatırlayacak olursak, gitgide daha kalpsiz olan böylesi bir dünyada, kalbin daha fazla hissedilmeye ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz. Bazı durumlarda, bu dinî mesaj illa ki sosyalist tasavvurla çelişmek durumunda değildir (örneğin özellikle liberal teolojide olduğu gibi). Ancak aynı şey dinî muhafazakârlığın ve köktenciliğin yayılışı için söylenemez. Türkiye’deki durumun ayrıntıları üzerine çok fazla şey söyleyemem ama tahmin ediyorum ki, genel olarak dinî muhafazakârlık sadece kalpsiz bir dünyadaki kalp arayışı değildir. Bu, aynı zamanda, insanların içerisinde varolduğu ve insani gelişimle taban tabana zıt başka bir ilişkinin zorlamasıdır: Ataerki. Yeni dünya artan oranda kalpsizleştikçe, kadınların baskılanması yönündeki eski değerleri yeniden kurma dürtüsü büyür.

Böylece, sosyalistlerin işçi sınıfının ahlaki ekonomisinin yansıttığı varolan adalet anlayışıyla işe başlaması gerektiği söylenebilir. Ama öte yandan, bu adalet anlayışı, Komünist Manifesto’da “birimizin özgürce gelişmesinin hepimizin özgürce gelişmesinin koşulu olduğu”[14] biçiminde geliştirilen adalet ilkesiyle çeliştiği oranda reddedilmelidir. Kısacası, kapasitelerimizin gelişimi, birbirinden ayrı parçalar olarak ele alınmamalıdır: Yaratmayı arzu ettiğimiz toplumda, artık “insani kapasitenin gelişiminin bir yanının, bir diğer yanın gelişiminin baskılanmasını temel alması”[15] mümkün olmamalıdır. Gelecekle geçmişin bu özgün mücadelesinde, sosyalistlerin kalpsiz dünyaya sosyalist bir kalp sunması elzemdir—bu, sadece bir tasavvur biçimi ortaya koyarak değil, aynı zamanda sömürülenleri, dışlananları ve en çok baskılananları desteklemek için el uzatan programlar üreterek de yapılmalıdır.

G.Ö & B.E: Son olarak, yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi üzerine yaptığınız etkili çalışmalardan söz etmek istiyoruz. Şimdiden Kuralım: Yirmi Birinci Yüzyıl için Sosyalizm[16] kitabınızda, Venezüella’nın sosyalizm deneyimi temelinde, günümüz için somut sosyalist stratejiler saptıyorsunuz. Venezüella’da hedef olarak ortaya konulan sosyalizm tasavvurunun özgüllüğünden söz edebilir misiniz? Chavez’in ortaya attığı sosyalizmin temel üçgenini Chavez döneminde ve Chavez’den sonra bir başarı olarak görebilir miyiz? Yanı sıra, sermayenin global ölçekte neoliberal ekonomiler altında agresif yeniden yapılandırılması karşısında bu pratikleri geliştirmek için yapılacabilecekler hakkında ne düşünüyorsunuz?

M.L: Venezüella’da bir hedef olarak ortaya çıkan sosyalizm tasavvuruna özgü olan, insani gelişmeyle pratik arasındaki önemli bağlantının tanınmış olmasıdır. 21. Yüzyıl için Sosyalizm kitabımda işaret ettiğim gibi, bu tema, Chavez hükümetinin ilk icraati olan Bolivar Anayasası’nda da mevcuttur. Bu noktadan sonraki soru, artık bu hedefe ulaşmanın yolunu bulma sorusu haline geldi—yerel oligarşinin muhalefeti, Amerikan emperyalizmi ve on yıllardır petrol rantına bağlı olmanın mirası olan yozlaşma ve kayırmacılık kültürü nedeniyle bu hiç de kolay bir süreç değildi. Ama sonuçta, komünal konseylerin, yani mahallelilere kendilerini etkileyen temel sorunlar hakkında karar almaya yönelik ortak çalışmalar için insiyatif verilen küçük mahalli konseylerin, gelişimiyle aranılan rota netleşti. Ve bu konseyler, birçok komünal konseyin tekil mahalleler ölçeğindeki meselelerin ötesine geçen sorunları çalışmak üzere bir araya gelmesiyle oluşan komünlere evrildi. Venezüella’da bulunduğum yedi yıl boyunca, bu konseylerin insanlara nasıl bir güç ve itibar hissi verdiği görülüyordu; bu özellikle cemaatlerindeki karar alma mekanizmalarına tam anlamıyla katılabilen kadınlar için böyleydi—diğer bir deyişle, bu ademi merkeziyetçilik, toplumsal cinsiyet konusunda tarafsız değildi. Chavez, bu süreçte, merkezde duruyordu. Bazı yerlerde hâlihazırda mahalli örgütler olmasına rağmen, yerel konseyleri ülkenin sosyalist modelinin asli parçalarından biri konumuna yükselten Chavez’di. Bu konseylerin yeni sosyalist devletin hücreleri olduğu konusunda ısrarcıydı.

Chavez, “işçilerin yönetimi olmadan, sosyalizm olmaz” dediyse de, kurtarılmış fabrikalardaki ve kamu sektöründeki işçi konseylerine insiyatif vermenin önünde çok fazla sorun vardı. Bu sorunlar, eski toplumda şekillenen bürokratların ve iktisadi sendikaların muhalefetinden kaynaklanıyordu. Ne var ki, tıpkı cemaat iktidarı gibi, işçi iktidarı da içerisinde insanların kapasitelerini geliştirdikleri,  öncü (protagonistic) demokrasinin asli bir bileşeni olmayı sürdürdü.  Bu, Chavez’in sosyalizmin temel üçgeni olarak adlandırdığı şeyin bir ayağını oluşturur: İşçiler tarafından örgütlenen toplumsal üretim, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ve toplumsal ihtiyaçları tatmin etmeye odaklanma. Hem Chavez döneminde hem de bugüne kadar Chavez’in halefi Nicholas Maduro döneminde, bu üçayağın her biri, pratikte geliştirildi.

Buna rağmen, sosyalizmin temel üçgeninin bir başarı olduğunu söyleyemeyiz. Bu daha ziyade, bir süreçtir—her adımda sınıf mücadelesiyle karşı karşıya kalan bir süreç (hem dışarıdan hem de Chavez kampının içerisinden). Söylenebilecek tek şey, bu mücadelenin sürmekte olduğu ve kitlelere süreci ilerletmede insiyatif verildiği ölçüde sürecin başarıya ulaşacağıdır. Ben bu özgün üretim, dağıtım ve tüketim bileşimi içindeki unsurların organik bir sistem olarak sosyalizmin asli parçaları olduğuna inanıyorum; ancak, Venezüella’nın bir model olmadığını anlamak önemli. Takip edilecek modellerden uzak durmalı ve başarıya ulaşmak için kendi tarihimiz ve geleneklerimiz temelinde, kendi modellerimizi inşa etmemiz gerektiğini anlamalıyız.

Venezüella’nın bizlere gösterdiklerinden biri de buydu: Başka yerde olanları taklit ederseniz hata yapacağınız kesindir. Bununla beraber, Venezüella’nın bazı genel ilkeleri gösterdiğini de düşünüyorum: Birincisi, dünyayı değiştirmek için iktidarı ele geçirmeye ihtiyacınız var; ikincisi, eski devleti insanların kapasitelerini geliştirecekleri ve yeni devleti tabandan inşa edecekleri koşulları yaratmak için kullanarak o dünyayı değiştirirsiniz.






[1] Michael A. Lebowitz, Beyond Capital: Marx’s Political Economy of the Working Class, New York: Palgrave MacMillan, 1992 (İkinci Baskı, 2003). Türkçesi: Kapital’in Ötesi: Marx ve İşçi Sınıfının Politik İktisadı, Arif Geniş (Çev.), Ankara: Phoenix Yayınevi, 2006.
[2] Lebowitz burada (ve aşağıda aynı tamlamanın geçtiği yerlerde), üretimi işçinin denetlediği bir ekonomik modele vurgu yapılıyor. (ç.n.)
[3] Grundrisse 1939’daki Almanca ilk baskısından sonra İngilizce’de ancak 1973’te yayınlanmıştır. (ç.n.)
[4] Michael A. Lebowitz, Following Marx: Method, Critique and Crises, Leiden ve Boston: Brill, 2009.
[5] Karl Marx, Kapital I. Cilt, Mehmet Selik ve Nail Satlıgan (Çev.), İstanbul: Yordam Kitap, 2010, s.553. Kapital alıntılarında aksi belirtilmediği takdirde bu çeviriye sadık kalınmıştır. (ç.n.)
[6] Marx, Kapital I. Cilt, s. 600.
[7] Marx, Kapital I. Cilt, s. 707.
[8] A.g.e., s. 707.
[9] A.g.e., s. 707.
[10] Lebowitz, Kapital’in Ötesi, s. 170.
[11] Michael A Lebowitz, The Contradictions of Real Socialism: The Conductor and Conducted, New York: Monthly Review Press, 2012. Türkçesi: Reel Sosyalizmin Çeliskileri: Yöneten ve Yönetilen, Barış Baysal (Çev.), Ankara: NotaBene Yayınları, 2014 (Sonbaharda yayınlanacak). 
[12] Marx, Kapital I. Cilt, s. 600. Alıntının ilk kısmı, İngilizce “the inverse situation” kullanımının Türkçe kitaptaki çevirisinden bağımsız olarak çevrilmiştir. (ç.n.)
[13] Bu devrimci pratik tanımı, Lebowitz’in Kapital’in Ötesi ve 21. Yüzyıl için Sosyalizm kitaplarında ve diğer yazılarında sıklıkla vurguladığı bir tanımdır. Bu tamlamayla bir bakıma Marx’ın devrimci pratik anlayışını özetlemektedir. Ancak Türkçe çeviride aynı tamlama farklı yerlerde farklı şekillerde Türkçeleştirilmiş, dolayısıyla tamlamanın vurgusu azalmıştır. Bu nedenle bu alıntıda Türkçe çevirilere referansla alıntıyı yerine koymak yerine kendi çevirimizi kullanmayı tercih ettik. (ç.n.)
[14] Karl Marx ve Friedrich Engels, “Komünist Manifesto”, Nail Satlıgan (Çev.),  Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, İstanbul: Yordam Kitap, 2008 içinde, s. 41.

[15] Karl Marx, Marx’s Economic Manuscripts of 1861-63, s. 185.

[16] Michael A. Lebowitz, Built it Now: Socialism for the Twenty-First Century, New York: Monthly Review Press, 2006. Türkçesi: Bugünden Kuralım: 21. Yüzyıl İçin Sosyalizm, Pelin Üçer ve İbrahim Akbulut (Çev.), İstanbul: Yordam Kitap, 2008.