Michael Hardt ile Söyleşi [2. Sayı]

MICHAEL HARDT İLE SÖYLEŞİ:

"SOL HAREKET DİRENİŞTE GÜÇLÜ, 
YA DEVRİM YAPMAKTA?"

Barış Yıldırım - Onur Kartal


Antoni Negri’yle birlikte yazdıkları İmparatorluk, Çokluk ve Ortak Zenginlik üçlemesinde küreselleşme döneminin ekonomik, siyasal ve toplumsal koşullarının güncel bir Marksist analizini yapmaya çalışan Michael Hardt’la yaptığımız bu söyleşide ikilinin teorisi ışığında dünyadaki son dönem gelişmeleri ve dünyadaki son gelişmeler ışığında da ikilinin teorisini konuştuk. Hardt bu söyleşide post-yapısalcı düşünürler ve Marksizmle ilişkilerini, Arap Baharı’ndan işgal hareketlerine son dönem toplumsal mücadeleleri, sol düşünce ve hareketin eleştirellikte güçlü ancak kuruculuktaki sınırlı yanlarını, geleneksel devrimci örgüt ve liderlik yapısını, Latin Amerika’daki “ilerlemeci” ya da “tam bağımsız-ulusal” devletlerin mücadelesini ve taşıdıkları sorunları değerlendiriyor. Küresel olduğu kadar ülkemizdeki siyasal gelişmeleri de doğrudan kapsayan tartışma başlıklarını tarif ediyor ve şu noktaya vurgu yapıyor: “Eksik, bozucu-eleştiri gücümüzde değil, kurucu-devrimci perspektifte” ve ekliyor: “Henüz yolun başındayız”.

         İmparatorluk adlı yapıtınızla birlikte, siyaset felsefesinde yeni bir rotanın imkânını tartışmaya açtınız. Bir yandan post-yapısalcı siyaset felsefesinin mikro-politik, özcü olmayan, yapı karşıtı, farklılıkları öne çıkaran ve aynının özdeşlik mantığına saldıran yapısını siyaset kuramınızın merkezine oturttunuz. Ancak diğer yandan da bu hattın reddettiği ya da üzerine konuşmayı çok fazla tercih etmediği evrensellik, ortaklık, kolektif eylem fikirlerine kapı araladığınızı görüyoruz. Michel Foucault ve Gilles Deleuze gibi bireysel kaçış hatlarında, direniş deneyimlerinde ısrar eden düşünürleri, kolektif kurucu bir siyaset dilinin merkezine oturtmanızı sağlayan nedir? Spinozacı çokluk ve Marxçı sınıf kavramlarının bu süreçte nasıl bir işlevleri oldu?

M.H.: 1980’li ve 1990’lı yıllar boyunca, sol siyasal düşünce sıklıkla, Marksizm ve post-yapısalcılık arasında yanlış bir tartışmada tıkandı ve yolundan saptı. Bu tartışma şu anlamda yanlıştı: İki taraf da, birbirine saldırmak için diğerinin bir karikatürünü yaratarak yol alıyordu. Aynı zamanda bu tartışma, bana siyasal düşüncedeki en ilgi çekici gelişme olarak gözüken şeye de alan bırakmadı. Toni [Negri, çn.] ve ben, daima, Marks’ın çalışmasının ve Marksist geleneklerin zeminine sıkı sıkıya bağlı kaldık ve bununla birlikte, post-yapısalcı yazarlardan, elbette sadece Foucault, Deleuze ve Guattari gibi bazılarından, esinlendik. Biz onların çalışmasını anti-Marksist olarak değil; aksine Marksist gelenek içindeki yenilikler olarak; 1960’lı yıllar ve daha öncesinin bazı heterodoks Marksist analizlerine uyumlu olarak devam eden, ilerleyen yenilikler olarak okuduk.

Deleuze ve Foucault gibi yazarların çalışmasında teşhis ettiğimiz merkezî direnç noktalarından birisi, çokluk kavramını Marksist kavram ve pratiklerin içine katabilmektir. Mesela, çokluk kavramıyla ilgili çalışmamız sınıf, parti ve halk gibi geleneksel kavramları çokluk perspektifinden yeniden düşünmeyi hedefliyordu. Bir başka deyişle çokluk kavramı, sınıf kavramının karşısında durmuyordu, aksine sınıfı homojen bir özne ya da tek kategori altında birleşmiş değişken bir grup olarak değil, daha çok bir çokluk olarak anlamaya çalışıyordu. Benzer şekilde bizim çokluk teorimiz, partiyi merkezîleşmiş birlikten çok açık çokluluk [multiplicity] tarafından tanımlanan siyasal bir yapı olarak yeniden kavramaya çabalar. Marksist ve komünist gelenekler içinde siyasal özneleri bu şekilde çokluluklar olarak düşünebilmek için kesinlikle çeşitli kaynaklar mevcuttur, ancak aynı zamanda bir çokluğun etkin bir şekilde eyleyebileceği, uzun süreli toplumsal ilişkiler yaratabileceği ve siyasal eylem için gerekli kararlar alabileceğini yansıtabilmek için yapılacak yığınla teorik ve pratik iş de hâlâ mevcuttur.

Yine İmparatorluk’ta farklı coğrafyalarda baş gösteren başkaldırı hareketlerinin evrenseli kucaklayacak bir iletişim formuna hayat veremedikleri teşhisinden hareketle tüm bu deneyimlerin kendisini hedef almakta ortaklaşacağı bir düşmanın adını koymuştunuz: İmparatorluk. Ancak Çokluk’u takip eden Ortak Zenginlik ve Duyuru adlı çalışmalarınızda bu kavramı neredeyse hiç anmadığınızı görüyoruz. İmparatorluğu dışarısı ve merkezi olmayan bir yok-yer olarak tahayyül ettiğinizi göz önünde tutarsak, bunu iktidar anlayışınızdaki bir değişikliğe bağlayabilir miyiz?

M.H.: İki nedenden ötürü, son kitaplarımızda İmparatorluk kavramından nadiren söz ediyoruz. Birincisi, daha once söylediğimiz şeylerden memnunuz ve kendimizi tekrarlama ihtiyacı duymuyoruz. İkincisi, İmparatorluk kavramı artık bir tür ortak-görü olarak kabul edilir hale geldi. İmparatorluk’un çekirdeksel negatif hipotezi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD), bugün küresel düzeni emperyalist bir biçimde yönetme ve ona dikte etme yeteneğine sahip olmadığıdır (ve başka hiç bir ulus-devletin de). Bu, ulus-devletlerin artık önemli olmadığı ya da ABD’nin hâlâ güçlü ve bazen de tehlikeli olmadığı anlamına gelmiyor. Bu, basitçe küresel tahakkümün eski formlarının artık düzeni yönetemediği ve sürdüremediği anlamına geliyor. Bu hipotez, 2000’de geniş kesimlerce kabul edilmemişti ancak bugün çok sayıda insana açık görünüyor. Belki de, birisi çıkıp da George Bush’un hipotezimizi doğruladığını ve onun Irak ve Afganistan’daki başarısız savaşlarının -eski emperyalist niyetlerle başlatılan savaşlar- ABD’nin emperyalist yöntemleri canlandırma yeteneğine sahip olmadığını gösterdiğini söyleyebilir.

Çekirdeksel pozitif hipotez ise, eski emperyalist formların yerine yeni bir küresel düzen ve tahakküm formu doğuyor olduğudur. Biz bu yeni egemenlik formunun merkezi ve dışarısı olmadığını söylediğimizde, bu onun içsel yapılara, hiyerarşilere, ayrım çizgilerine sahip olmadığı anlamına gelmez. Yeni, doğmakta olan düzeni daha çok eşit olmayan ve genellikle de çatışan, ancak yine de birlikte işleyebilen güçlerden oluşan girift bir ağ terimleriyle kavrıyoruz. Bu doğmakta olan ağ içinde baskın ulus-devletler, tıpkı büyük kapitalist korporasyonlar, uluslarüstü kurumlar, medya ve öteki güçler gibi, elbetteki önemli güçlerdir. İmparatorluk çağında jeopolitik analiz için merkezî bir direnç noktası, o halde, birlikte işleyen egemen güçler arasındaki bu geniş hiyerarşiler, ilişkiler ve çatışmalar dizilişlerini kavramaktır.

Bu hipotezin bir sonucu, eski anti-emperyalist ideolojiler ve taktiklerin etkinliklerini kaybettikleri ve bizim küresel iktidarın yeni yapılarına karşı koymak için yeni direniş ve isyan araçları geliştirmek zorunda olduğumuzdur. Bu, bizim tüm yazılarımızda çözmeye çalıştığımız ve yeni, doğmakta olan toplumsal hareketlerde kavramayı denediğimiz süregiden bir zorluktur.

Post-yapısalcı hattın tekillikleri ve farklılıkları öne çıkaran perspektifi bilindiği üzere büyük anlamda Friedrich Nietzsche’den esinleniyor. Ancak siz bu hatta mesainizin önemli bir kısmını ayırsanız da Nietzsche’ye neredeyse hiç referansta bulunmuyorsunuz. Nietzsche düşüncesine bir mesafe aldığınızı söyleyebilir miyiz? Eğer öyleyse bunun nedenleri üzerine neler söylemek istersiniz?

M.H.: Nietzsche’nin pek çok temel Fransız post-yapısalcı yazar -Deleuze, Foucault ve Derrida da dahil olmak üzere- ve özellikle de onların 1960’lı ve 1970’li yıllardaki çalışmaları için kritik öneme sahip bir mihenk taşı olduğu konusunda kesinlikle haklısınız. Nietzsche onlara Hıristiyanlık ve Hegelci diyalektiğe eşlik eden birlik, düzen ve tahakküm formları için bir panzehir sundu. Nietzsche bu formların aksine, sizin dediğiniz gibi, post-yapısalcı düşünürlere farklılık ve tekillik temelinde düşünmek için bir yol olanağı açtı. Bununla birlikte, benim görüşüme göre, Nietzsche’nin yukarıda saydığım Fransız post-yapısalcı düşünürlere baskın Fransız felsefi ve siyasal geleneklerden bir kaçış aracı sunmuş olmasına rağmen, onun çalışması yeni siyasal çerçeveler yaratmak için çok kullanışlı değildi. Anımsayabildiğim kadarıyla, bu Fransız yazarlar çalışmalarının siyasal yönlerini geliştirmeye yöneldiklerinde, Nietzsche söz konusu çalışmaların bu yönlerinde artık güçlü bir varlığa sahip değildir.

Bu, kısmen de olsa Nietzsche’nin çalışmasının ben ve Toni için genellikle neden açık bir kaynak olmadığını açıklamaya yardımcı olabilir. Bunu söylerken onun çalışmasını reddetme veya anti-Nietzscheci perspektifleri ifade etme ihtiyacını asla hissetmedik. Biz Nietzsche’nin eleştirisinin zenginliğini kesinlikle takdir ediyoruz ancak onun aristokratik fikirleri ve demokrasi nefreti, çalışmasından kendi amacımız doğrultusunda faydalanabilmemiz bakımından bazı engeller teşkil etmektedir.

Çokluk’ta iktidar mekanizmalarını, komut veren bir baştan, itaat eden uzuvlardan yönetimi destekleyen organlardan oluşan siyasal bir beden olarak ele alırken çokluğu canlı bir et olarak tarif etmiş ve böylece merkezî önderliği de özdeşlik fikrini de bu tarifin dışında bırakmıştınız. EZLN’nin örgütlenme tarzını da bir örnek model olarak sunmuştunuz. Ancak bir yandan bugün EZLN’nin en popülist taleplerinin karşılanmasında dahi başarılı olamadığını, Türkiye’de merkezî bir önderlik, bu önderliğe sadakat ve hiyerarşik örgütlenme tarzı üzerinde yükselen PKK hareketinin egemen iktidar mekanizmalarını her geçen gün daha fazla tahrip ettiğini ve Kürt halkının meşru siyasal taleplerinin yerine getirilmesinde hayati bir rol oynadığını görüyoruz. Spinoza’dan yardım alarak her belirlemenin bir yadsıma olduğunu göz önünde tuttuğumuzda, çokluk kavramına ilişkin belirlemeniz PKK tipi örgütlenme tarzlarının dışarıda bırakılmasına ve daha da önemlisi, bu örgütlenme tarzlarının meşruiyet zeminlerinin kaymasına yol açmıyor mu?

M.H.: Burada yine çokluluk sorunuyla karşı karşıyayız. Maalesef, PKK’nin örgütsel yapısı ve siyasal eylemleri hakkında yargıda bulunmak için yeterli bilgiye sahip değilim. Ve, elbette, genel teorik hipotezleri tüm gerçek durumlara uygulamak bir hata olur.

Bunu söylerken, siyasal eylemin sadece merkezî olarak ve hiyerarşik olarak örgütlendiğinde etkin olabileceği şeklindeki geleneksel görüşe karşı çıkmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu geleneksel görüşe göre, sadece “tek” karar verebilir, yani, sadece bir birlik -parti ya da lider olan- etkin siyasal kararlar alabilir. Buna karşılık çokluk kavramının sunduğu karşı koyuş, yatay olarak, demokratik bir şekilde örgütlenmiş grubun, baskın iktidara karşı koymada ve sürdürülebilir siyasal alternatifler yaratmada başarılı olabileceğidir. EZLN’ye ek olarak, bugün pek çok toplumsal hareket, Arap Baharı’ndaki unsurlar, “indignado”lar ve işgal hareketleri de dahil olmak üzere, bu zorlukla mücadele ediyor. 

Siyasal beden ve insan bedeni arasındaki analojiden söz ediyorsunuz, ki bu analoji yüzyıllar boyunca birleştirici bir lider ihtiyacını doğal bir zorunluluk olarak sunmuştur. Ortaçağ Avrupası’nın siyasal düşüncesinin tüm kılavuzları, toplumsal grupların beden uzuvlarına karşılık geldiği bu analojiye dayanır. Köylüler, toplumsal bedenin “ayak”larıdır, ordu onun kolları, kral da başıdır. Tıpkı insan bedeninin sadece bir beyne sahip olması gibi, muhakeme bu şekilde işler, siyasal bir beden de yalnızca bir devlet başına sahip olabilir. Evet, bence bu tarz mantık bugün bir dizi maskede varlığını sürdürmeye devam ve ısrar ediyor ve kendimizi böylesi doğalcı analojilerden kurtarmak zorundayız. Bir diğer deyişle, toplumumuzun insan bedeninin organlarını yansıtmak zorunda olması için bir neden yoktur. Ancak eğer birisi insan bedeniyle toplumsal beden arasındaki analojiyi sürdürecekse, fizyoloji ve nörolojideki çağdaş gelişmelerin bize oldukça farklı bir perspektif kazandıracağının da farkında olmalıyız. Beyin, daha önceki tıp biliminin bize söylediği gibi, karar veren bir birlik değildir. Aksine, kararlar, doğal ağlar boyunca geniş bir kimyasal ve elektriksel etkileşimlerin çokluluğunun koordine edilmiş eylemi aracılığıyla beyinde meydana gelir. Bu bize, siyasal örgütlenme ve karar alımı için ilgi çekici bir model sunabilir.

Aynı rotada yol almaya devam edecek olursak, Arap Baharı’ndan Tottenham isyanlarına, Wall Street’i İşgal Et hareketinden İspanya ve Yunanistan’da hükümet protestolarına kadar, bu hareketlerde önderlik mekanizmasının devreye sokulmaması, karşı-devrimci hamlelere zaman ve güç kazandırmadı mı? Dolayısıyla önderliğin reddinden ziyade, “nasıl bir önderlik?” sorusunun yeniden ele alınması gerekmez mi?

M.H.: Sorunuz oldukça iyi: ne türde bir liderlik? İnsanlar çok sık olarak sadece iki seçenekleri olduğunu varsayıyor: ya geleneksel merkezîleşmiş ve hiyerarşik siyasal örgütlenme ya da sanki diktatörlüğe karşı tek alternatif anarşiymiş gibi örgütsüz ve bu nedenle de sadece kendiliğinden eylem. Oysa, örgütsel yapıların geniş bir çeşitliliği mümkündür. Yatay, demokratik tarzlar hiç de tümüyle kendiliğindenci ya da anarşizan değildir, aksine daha ziyade, örgütsel sorunlara daha büyük dikkat gerektirir. Deneyimleme aracılığıyla onaylamak zorunda olduğumuz şey, bu örgütlenme formlarının nasıl istikrarlı ve etkin olabilecekleridir.

Sözünü ettiğiniz son dönem toplumsal hareketlerin çoğunu -İspanya ve Yunanistan, Kuzey Afrika ve Amerika Birleşik Devletleri- örgütlenmenin alternatif formlarıyla deneyimlemeler olarak yorumluyorum. Tüm deneyler gibi, onlar da başarı ve başarısızlıkla iç içe ve hatta başarısızlıkları süreci daha da ileri taşıyabilir.

En önemli soru, “ne zaman ortaya karizmatik bir lider çıkaracaklar?” veya “ne zaman bize yol gösterecek geleneksel bir öncü parti geliştirecekler?” değildir. Ancak bu liderliğin (ve örgütün) merkezî biçimde sorun omadığı anlamına gelmez. Aksine, öne sürdüğünüz gibi, hayati soru, bu hareketlerin ne türde bir liderlik ve hangi formda uzun süreli bir politik örgütlenme geliştirebilecekleridir. Bu soru, 2011’de ortaya çıkmış olan bu mücadeleler hakkında çok önemli olan kimi şeyleri ve gelecekteki eylemlerin yönelmesi gereken doğrultuyu kavramamıza yardım eder.

Yakın zamana damga vurmuş ve halen etkileri gözlenen tüm bu başkaldırı pratiklerine baktığımızda bugün “devrim” fikrini, pratiğini ve sürecini nasıl okuyabiliriz?

M.H.:  2010’un sonu ve 2011’in başında ana akım medyanın Tunus ve Mısır’daki gelişmeleri devrim olarak ifade etmesinin doğru olmadığını düşünmüştüm. Bu ülkelerde yaşananlar güçlü başkaldırılardı ve elbette, diktatörleri ve baskıcı hükümetleri devirmişlerdi. Ancak devrim, yeni bir toplumun kurulmasını gerektirir ve bu hareketler bu noktaya kadar bu konu hakkında çok az şey söylediler. Belki de Tunus, Mısır ve Kuzey Afrika ile Orta Doğu’da bulunan diğer ülkelerdeki başkaldırıların enerjileri, bir devrim sürecine dönüştürülebilir. Bu, şimdiye kadar kesinlikle olmadı, ancak bunlar uzun yıllar boyunca açık olmayan bir şekilde devam eden uzun süreçler olabilir.

Duyuru’da Şili’deki 73’ Pinochet darbesinden çok önce, darbecilerin Chicago Okulunun ekonomistlerinden neoliberal bir ekonomi programı için başvurduklarından ve beş yüz sayfalık bir kılavuz doğrultusunda neoliberal bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmak için çalışmalar yürüttüklerinden bahsediyorsunuz. Bugün sol siyasetin hem kuramsal hem de pratik düzeydeki krizini böylesi bir ön hazırlıktan bir programsızlıktan hareketle okuyabilir miyiz?

M.H.: Teorik ve pratik bakımdan, son yıllardaki siyasal hareketler direnişte uzman hale gelseler de devrim için çok az kapasiteye sahipler. Teorik açıdan, bu şu anlama gelir: Sol düşünce birincil olarak eleştiriye yönelmiştir ve önerilerini ileri taşıyamamaktadır. Pratik açıdan, bu hareketler Sol’un geleneksel ve modası geçmiş kurumlarının çoğunun altını kazırken, aynı zamanda da egemen iktidarlara saldıran “bozucu” projeleri güçlü bir şekilde yürütmüşlerdir. Ancak son dönemin siyasal hareketleri, istikrarlı bir alternatif yaşam biçimi tesis edebilecek “kurucu” projelerin fitilini başarılı şekilde ateşleyememektedir. Bu tekrar devrim sorununa geri döner.

Bugünün kimi toplumsal hareketlerin militanlarının direniş pratikleri tarafından hayal kırıklığına uğraması ve sonra da “kazanmak ne anlama gelirdi?” diye sorması az rastlanılır bir durum değildir. Bize yön gösterecek 500 sayfalık bir kitaba ihtiyacımız olduğunu öne sürmüyorum, ancak direniş stratejilerine ek olarak, gerçek toplumsal alternatiflerle ilgili daha fazla deneyimlemeye ve tartışmaya ihtiyacımız var. Sık sık, böylesi bir gelecek çok uzakmış gibi gözükür, ancak bazen olaylar bizi geleceğin içine beklediğimizden çok daha çabuk çeker.

Yunanistan’daki son seçim süreci bir kez daha gösterdi ki, gerçek anlamda sol bir siyasetin parlamenter mücadele yolunda kat edebileceği fazla bir mesafe yok. Diğer yandan Arap Baharı süreci, devlet aygıtını ellerinde tutanları yerlerinden etmeyi hedefleyen ve bu uğurda karşı-şiddeti de gerektiğinde gündemine sokan sokak isyanlarına sahne oldu. İktidarı değiştirmek üzere yola çıkan fakat farklı güzergahlar belirleyen bu iki ayrı deneyimden hareketle neler söyleyebilirsiniz?

M.H.: Ben bu iki yolu, tamamlayıcı ve karşılıklı olarak birbirine güç taşıyıcı olarak görüyorum, hatta -ve özellikle de- aralarında bir gerilim ve çatışma olduğu zaman.

Latin Amerika’da son on yılda görülen ilerlemeci devletler ve toplumsal hareketler arasındaki benzer dinamikler bana esin verdi. Arjantin, Brezilya, Venezüela, Bolivya ve Ekvator gibi ülkelerde farklı biçimlerde, sol hükümetler neo-liberalizme karşı güçlü toplumsal hareketlerin desteğiyle iktidara geldiler. Bu ilerlemeci hükümetler, sadece neo-liberal küresel düzenin dayatmalarına karşı koymakla kalmadı, ancak aynı zamanda zenginliğin yeniden dağıtımı, toplumlarının ırkçı ve sömürgeci yönlerine saldırma, yabancı devletlerin (ilk ve en çok Amerika Birleşik Devletleri) ve yabancı korporasyonların iktidarına karşı koymak vs. gibi konularda da önemli mekanizmalar tesis etti. Bir çok kişi bu nedenle bu ülkelerde bir “devletin dönüşü”nden söz eder.

Ancak bu toplumsal hareketlerin yeni hükümeti bir kez iktidara getirdiklerinde evlerine dönebilecekleri ve ilerlemeci devletin kendilerini temsil edeceğini varsaymaları bir hata olacaktır. Aksine gerçekte, bu aynı toplumsal hareketler ve iktidara taşıdıkları devletler arasında yeni bir çatışırlık halinin doğuşunu görüyoruz. Bazen, elbette küresel sermaye güçlerine karşı ilerlemeci devletlerle birlikte ya da onların aracılığıyla mücadele etmek zorunludur. Ancak bu devletlerde, ilerlemeci olmalarına rağmen pek çok neo-liberal özellik ve tahakkümün çeşitli geleneksel formları yaşamaya devam eder. Pek çok toplumsal hareket, söz gelimi bu ilerlemeci devletlerin, tümü de toplumsal ve doğal ortamı tehdit eden muazzam madencilik, petrol ve gaz çıkartma ve tek-kültürlü tarımsal çaba (özelde, soya) projeleriyle izlediği ekonomik kalkınma “ekstraktivizm”* politikalarını protesto eder.

Bu iki yolun birbirlerini tamamlayabilmelerinin yolu, bir başka deyişle, böylesi çatışmalı bir ilişki aracılığıyla var olur. Parlamenter mücadele ve devlet iktidarını ele geçirmek kesinlikle ilerlemeci etkilere sahip olabilir ve yeni potansiyelleri olan bir durum yaratabilir, ancak sadece toplumsal bir antagonizm ilişkisi, bu potansiyelleri sürekli olarak daha da ileri itecek hareketler tarafından sürdürüldüğü sürece.

Son olarak Ortak Zenginlik kitabınızda söz ettiğiniz devrimci paralellik kavramı ne anlama gelir? Bu kavramın kapsamı nedir, ne tür mücadeleleri içerir? Onu, İkinci Dünya Savaşı öncesi dönemden başlayan anti-faşist cephe arayışına benzetebilir miyiz ve bu bağlamda, bugün anti-faşist olmak ne anlama gelir? Bir başka deyişle, bugünün dünyasında faşizmi nerede aramalıyız?

M.H.: Maalesef, bugün Avrupa ve Kuzey Amerika’da, askeri oluşumlarda, göçmenlik karşıtı hareketlenmelerde vs. faşizan güçler bulmak hiç de zor değil. Böylesi faşizan güçlere karşı çıkmak zorunludur ve sizin de öne sürdüğünüz gibi, faşizme karşı mücadeleler genellikle Sol’da güçlü ittifaklar yaratmıştır. Bununla birlikte, bana anti-faşist mücadeleleri devrimci projelerle karıştırmamak gerekiyor gibi görünüyor. Anti-faşizm devrim için bir zemin hazırlayabilir, savunabilir ve devrimci mücadelelerle birleşebilirse de kendinde devrimci değildir.

Devrim sorunu, uçsuz bucaksız bir konudur; ancak ben, kurtuluş ve özgürleşme arasındaki bir ayrıma gitmenin başlangıç için işe yarar olduğunu düşünüyorum. Kurtuluş, benim anladığım biçimiyle, bir özneyi baskılayan tahakküm yapıları ve zincirlerinin ortadan kaldırılmasının bir süreciyle ilgilidir, ancak öznenin kendisinin radikal bir dönüşümüne işaret etmez. Bir zamanlar köleleştirilmiş ve bastırılmış özne, artık kurtulmuştur. Bunun yerine özgürleşme, sadece iktidar yapısının devrilmesini değil, ancak aynı zamanda özneyi değiştirmeyi de kapsar. Özne, özgürleşme yolunda bir oluş sürecinden geçer. Kurtuluş mücadelelerinin değerini düşürmeyi kastetmiyorum, ki bunlar hiç bir şüpheye yer olmaksızın radikal ve önemlidir, ancak sadece özgürleşme süreçlerini devrimci olarak değerlendiriyorum. Devrimci mücadeleler, bu nedenle her zaman, şu ya da bu anlamda, yeni bir insanlığın yaratılmasıyla iç içe geçer.

Bizim devrimci paralellikler kavramımız, potansiyel özgürleşme süreçleri için pek çok alanın var olduğu kabülüne dayanır. Bir diğer deyişle sanayi işçisi, devrimci bir oluş sürecine girme yeteneğine sahip tek özne değildir. Geçmiş on yıllarda cinsiyet, ırk, cinsellik ve diğer alanlarda da pek çok devrimci mücadeleler verildi. Bizim hipotezimiz, o halde, bu farklı devrimci oluşların karşıt hatta ilgisiz olmadığı, hatta aksine, tıpkı Spinoza’nın zihin ve beden eylemlerinin birbirlerine neden olmadığı ancak paralel silsileler boyunca bağlantılar yarattığını iddia etmesi gibi, paralel bir biçimde ilerlediğidir. Bu hipotez, elbette sadece bir başlangıçtır. Bir gündem listesi sunmaz, ancak her birinin diğerleri için de faydalı ya da diğerlerini yankılayan bir şekilde özerk olduğunu kabul ederek, devrimci mücadelenin bugün var olan (ya da var olabilecek) çeşitli alanlarına bir yaklaşım çerçevesi sunar. 





* Ham maddelerin doğadan, örneğin ağaçlardan ya da yeraltı kaynaklarından, elde edilmesini savunan ekonomi politikası (B.Y.).