Kavramın Korunağı: Tanrı [Ersin Vedat Elgür]

kampfplatz 2:5

Şubat 2014



Bilindik yorumdur ki ortaçağ boyunca felsefe teolojinin hizmetinde olmuştur ya da Antik Yunan’ın göz kamaştırıcı rasyonalitesi hıristiyan teolojisinin karanlık dehlizlerinde yitip gitmiştir. Ve yine zannedilir ki düşüncenin kendi içkin devinimi –eh biraz da klasik metinlerin çevirisine referans verilir-, üzerindeki bu ağır ve atıl belleği, aklın gücüyle ayaklarının altına almıştır. Yorum elbette doğrudur; lakin sadece formel olarak. Evet, akli olan bildirilmiş olanın üstesinden gelmiştir; fakat bildirilmiş olanın içinde saklanmak suretiyle.

Ortaçağ öncesi ve patristik dönemi de içine almak suretiyle, en son yetkin örneği Plotinus’tan sonra felsefe teolojinin ‘basıncını’ hissetmeden de yeteneklerini kaybetmeye başlamış, bireysel bir ahlaki öğretiler yığınına dönüşmüş, bir yandan Varlığı diğer yandan da Varlık ve Düşünme arasındaki ilişkiyi düşünme gibi eş zamanlı iki görevinden de el çekmişti. Platon’da idea, Aristoteles’te eidos ve Plotinus’ta hen kavramları aracılığıyla bir umut ve bir ufuk olarak korunan Varlık düşüncesi kaybolmanın kıyısından, tüm bu kavramların ifade ettikleri anlamların korunduğu ve bu korunmanın etkin bir özne aracılığıyla düşünüldüğü tanrı tasarımı aracılığıyla kurtulur. Tabiri caizse, bu kavramın içinde korunur, ve gittikçe ilk başta basit ve naif bir biçimde, eskinin tanrılarına referansla oluşturulmuş dışsal ve yaratıcı tanrı imgesinin kompleks ve tözün aynı zamanda özne olarak tasarlandığı özdeşlik düşüncesine kadar getirir.

Özdeşlik düşüncesi perdenin arkasında kafasını çıkaran muzip bir çocuğun sinsi gülümsemesine benzer: aslında hepsi bendim diyen akıldır bu; uzun süre Scotus Erigena’nın ne yaratılan ne de yaratan doğasında ve Farabi’nin faal akılında gizlenmiştir; Kant’ın ve Schelling’in transzendental felsefelerinin tüm nüveleri bu saklanışta korunmuştur. Plotinus’un o muazzam öngörüsüne ne demeli; kendinden önce gelene bakmak suretiyle üretebilme ve yeniden-üretebilme kapasitesi kazanan yetkin olmayanın kendi tamlığına ve bütünlüğüne ulaşması Hegel’in bilinç ölçütünü kendinden verir ifadesinin açık bir öncülüdür. Credo ut intelligam ya da inanma ediminin bilgi-üretim etkinliğinin başat aktörü olması Augustinus’un yakarışlarından 1500 sene sonrasındaki Fichte’nin wissenschaftslehresine uzanabiliyorsa bu korunma sayesindedir. Boethius ve aslında tüm bir ortaçağ zaten amacını daha başından açıklamamış mıdır: Aristoteles ve Platon’un düşüncelerinin bir yaratıcı ile uyumlu hale getirilmesi.


Örnekler daha da çoklaştırılabilir fakat yazılan yer adı üzerinde ‘minör temas’. Üzerine düşünülmek istenen şudur: genel kanının aksine, kendi parçalanmışlığının ve güçsüzlüğünün kıyısından tanrıya tutunmak suretiyle kurtulan felsefe, tanrı tasarımlarının yetkinleştirilmiş her bir momentinde kendini daha bir açığa çıkarmıştır. O yüzden zayıf ve edilgin bir bilinçlilik formu olarak felsefenin kullanılmasından çok, zayıf düşmüş ama sinsi bir bilinçlilik formu olarak felsefenin, kendini sağlıklı bir bedene kavuşmak amacıyla içinde korumaya aldığı tanrıyı kullanması söz konusudur. Ve doğal olarak da hoyrat bir biçimde bitirilir bu ilişki…