Karatay Diyeti [Utku Özmakas]

kampfplatz 2:5

Şubat 2014



Son birkaç yıldır meşhur bir dolandırıcılık yöntemi var: “Ekipler amiri Kenan” cep telefonuyla sizi arıyor, arkada malum telsiz sesleri, “hesabınızdan örgüte para aktarılmış, yardımınız gerekiyor, şu kadar parayı bilmem neredeki çöp kutusunun altına bırakın.” Bu numaranın son kurbanlarından biri, önce herkesin birbirine ilettiği zincir yazışmalarda, sonra da Karatay Diyeti seri kitaplarıyla ve televizyonda kamusal ışığı üzerine toplayan Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay oldu.

Habere göre Karatay, “kendisini PKK terör örgütüyle korkutan 2 kişinin isteği üzerine Şükrü Saracoğlu Stadı’nın yanına içinde 50 bin dolar ve 10 bin lira para bulunan çantayı bıraktı.” Karatay ne ilk ne son; profesör ve popüler olması manşetlere taşınmasında itici güç oldu sadece. Ne var ki Karatay’ın olay sonrasında yaptığı açıklama durumun esastan bir özeti niteliğinde: “Devletle operasyon yaptığım için çok heyecanlandım.”



Muhtemelen bu şekilde dolandırılanların hislerine tercüman olan bu ifade ilginç bir noktayı gösteriyor aslında: “Devlet”ten ne anlaşıldığını. Demek ki devlet, operasyon yapan, gizli kapaklı işler çeviren, “derin”i ve hatta “paralel”i olan, komplodan başı kurtulmayan, dış mihraklara, “trafik baronları”na ve bilhassa “faiz lobisi”ne karşı duran bir şeydir! Gündelik hayatı sürerken aldığı bir telefonla “operasyon”un ortasına Polat Alemdarvari bir şekilde atlamaya dünden hazır olan bir vatandaş tipolojisini yaratan ve bu dolandırıcılığa konjonktürel bir zemin sunan bu devlet değil mi? İnsanların paranoyayı bu kadar içselleştirmeleri, örgüt lafını duyunca para vermeye dünden razı olmaları, korkuyla karışık operasyon fetişizmini “al bunları, al al al” nidalarıyla doyurmaları, hani neredeyse Jack Bauer’in stajyerliği için kapıda yatacak olmaları nasıl bir “devlet”in alametidir?