İktidar Müritleri İçin Dört Pastiş [Savaş Elgür]

kampfplatz 1:3

Haziran 2013



Mahçupyan Parazit. Mahçupyan’ın dilinden düşürmediği “siyaset yapma” tabirinin en çok AKP’ye yakın yazarların dilinde çınladığını görünce şaşırmamak gerekir. Çünkü Mahçupyan’ın siyasetten anladığı şey, verili bir sahanın içinde hareket edip fikir beyan etmektir. Verili yapının kendisine itiraz ve müdahale ise bütünüyle görüş açısının dışında kalır. Bu verili olanın daimi olumlanması, başı her sıkıştığında Tanrı kelamıymışçasına başvurduğu “sosyolojik” bakmayla birleştiğinde ortaya çıkan düşünce Taha Akyol-Yalçın Akdoğan ve Mustafa Karalioğlu kırması bir iktidar yalakalığından öte bir şey değildir. Açık sırrı göstermeye gerek yok ama yine de parazitçe olanı söyleyelim: Mahçupyan’ın demokratların, liberal demokratların veya AKP’nin ideologu olduğu başlı başına bir göz yanılmasından kaynaklanır. Asıl bu hatların peşi sıra canhıraş bir şekilde kürek çeken Mahçupyan’ın kendisidir. Görüşlerini çalıp çırpıp Türkiye ahalisine sattığı Nouveaux Philosophes’in konumları neyse, Mahçupyan’ın konumu da odur. Onlar, NATO işgal ordularını izliyorlardı, Mahçupyan ise yeni iktidarın bir gözaltından diğerine koşan polislerini bir kürek mahkûmu olarak izlemektedir. Mahçupyanca söylenen her şey daha önce ısıtılmış bir yatağın yerinde tekrarlanmaktadır. Öyle ya, ideolojilerinin bağlı olduğu temel aksiyom bakımından bir özgürlük düşüncesinin yanından yöresinden bile geçemeyen/geçemeyecek olan ısıtılmış bir hocaefendi yatağında hem yazı yazmak hem de herkese “demokratik zihniyet” dersleri vermek ancak Mahçupyan hocaefendi olmakla mümkünmüş. Parazit neymiş öğrendik.

Yüzleşme Taciri. “Han”lığı ve “Mir”liği gitmiş, geriye kalan harfler cürufundan bir mübadeleyi devşirmenin peşine düşmüştür. Orhan Miroğlu için mesele sadece bir el pençe divan durma meselesi değil, onu öğrendi ve tadını aldı. Ama ondan da öte her daim “görünebileceği” bir poz yeri istiyor. Önce bir ölümden bir rant çıkarma işinin abonesi oldu. Bir ölünün hatırasının değil, kendisinin de orada olduğunun bilinmesini istedi. Musa Anter’in öldürülmesi Miroğlu’nun bitmez tükenmez “binbir gece masalları”na dönüştü. Yüzleştikçe yüzleşti bu cinayetle, sonunda ne yüz ne de yüzleşme kaldı. Her şey silindi, geriye kala kala su-i misal bir cüruf kaldı. Şehrazat’ın hayat kurtarıcılığından yoksun Oroğluzat daha da masal anlatacak gibi görünüyor. Sonra sırayla Kürdlerin, Radikal İki’nin solcularının ve Taraf’ın liberallerinin yanında yer tuttu ve şimdi AKP’nin dergâhına postu atmış durumdadır. Ama bu son dergâh değil, çünkü omurganın fazla olduğunu öğrendi ve yüzleşip attı. Artık yumuşak yataklarda yatmak istiyor, yattıkça omurgası da eriyor bu yumuşaklık içinde. Elbette bu yarış bitmiş değil; güçlenmiş yüzleşen sezgisiyle bir gözü değil, iki gözü ve eli aynı anda merdiveninin hep en yukarısına bakıyor. Merdiven en yukarı çıkıyor ama ta en yukarıya kadar yayılan bu koku da ne ola ki? Cüruf! Gezinen bir cüruf.

Ölü Kemalistler Rahatsız. Kemalistler aslında çoktandır bir mezarın içinden konuşuyorlardı. Onlara birer ölü oldukları hatırlatılmıyor değildi ama sadece hatırlatmak yetmez. Ne de olsa bir ölü, ölü olduğu hatırlatılınca hemencecik bunu kabul etmez. Bir hayalet oyununu oynamak istiyorlardı ama sadece ölüydüler. İktidarlarını AKP’ye kaptırdıkları için de ölmüş değiller. Zaten ölüydüler ve o kadar ölüydüler ki AKP’yle girdikleri iktidar mücadelesini kazansalardı/kazansalar dahi yine de kaybedeceklerdi. Tarih ve siyasetin tuhaf kipliklerinden biri de “kazanınca kaybetmek”tir. Yalnız Kemalistlerin “kazanırken kaybetme”lerini Pirusvari bir zaferle karıştırmamak gerekir. Eğer sizin kurucu bileşenleriniz artık çürümekte olan bir malzemeye dayanıyorsa ve tutku uyandırmıyorlarsa, ölü olduğunuzu göstermek için sadece daha güçlü bir rakibin ortaya çıkması yetecektir. Yitirilen iktidarın sahipleri olarak eskiden zalimi oynuyorlardı, şimdi ise sadece vicdandan yoksun bir budalayı oynuyorlar. Mişkin’in gençliğinden yana nasipleri kıt budalalar. Öyle ya, ilk defa mahkeme ve cezaevini öğrendiler ve budalalıklarından bir tek Silivri adını söyleyebiliyorlar hâlâ. Onu yenen rakibinin de bir fikri yok ama “iktidar” bahsinde daha maharetli olduğu kesin. Birinci yatağı artık bir başka iktidar düşkünü almıştır. Üstelik bu kaybedişte trajik bir durum da bulunmaz. Bütün olup biten her yeri dökülen fikirsiz bir fars oyunu. Unutmadan, Ölü Kemalistler maddesini görsel olarak görmek istiyorsanız, Cumhuriyet artı Aydınlık gazetesinin “göçmüş yazarlar mezarlığı”na bakın. Göçmeyi unutmuşlar, Cumhuriyet’teler, Aydınlık’talar.


İman Yoksunu Dindarlar. Tuhaf bir durum daha. Türkiye’de İslamcıların çokça iktidar, çokça servet ve çokça görünme arzuları var. Ama bırakın arzuyu, zerre namına olsun iman hevesleri yok. İmanın selamı bu mahalleye hiç uğramamakta ya da İslamiyet gitgide imanları olmayan bir ümmetin dinine dönüşmekte. İmanı olmayanın geçmesi gereken bir sınav da bulunmaz. Şüpheyle sınanmayan ve cebelleşmeyen bir inanç battal ve hükümsüzdür. Ahmet Altan Taraf’tan kovulmadan önce yazdığı yazılarda düştüğü çaresiz döngüde, “inanıyorsanız o halde durup bir vicdanınızı dinleyin” diye yakarıyordu eski dindar hayranlarına. Siyasal konumunun beyhudeliği bir yana, hatası da buradaydı. Vicdanı dinlemeye çağırdıkları dindar olmasına dindardılar ama imanları yoktu. Çünkü ellerinde başka güçlü kanıtlar vardı. Artık adlı adınca telaffuz ederek “büyük çıkar oyununu” ağızları sulanarak tavaf ediyorlardı. Bkz. Yeni Şafak ve Zaman: en iyi yatakta yatmak istiyorlar şimdi. Güçlü kanıtları, liderleri, partileri, peygamberleri ve Tanrıları var ama onlar için iman yok hükmündedir. Hep böyle miydi bilmiyoruz. Ama günümüzün dindarları, imansız bir tekbirden başkasını bilmiyorlar. Buradan bir selamet çıkmayacağı apaçık. Çünkü dolu bir gövdenin karanlığı olarak sahnedeler. Peki, imanın yer-olmayan yeri neresi o zaman? Modern zamanlarda keşfedilebilir mi? Olan değil, keşfedilen olarak bir imandan söz edilebilir belki. Bir durumun içinden bir büyük iman çıkarılabilir belki: Tanrısız ve dinsiz bir imanın sınanacak siyasal belkisidir bu.