Felseferteleme [Utku Özmakas]

kampfplatz 1:3

Haziran 2013



Felsefe ile erteleme arasında sıkı bir ilişki var. “Erteleme” ister istemez bir “suskunluk”, bir “bekleme” yaratır; ancak bir “duraksama” değil. Bekleme ile duraksamayı birbirinden ayırmak için basit bir örneğe başvurabiliriz: Gündelik hayatta karşımıza çıkan şaşırtıcı bir durum karşısında gayriihtiyari bir duraksama yaşarız; ancak modernliğin gereği olarak bu durumu savuşturmaya çalışırız. Oysaki “bekleme” daha bilinçli bir adım. Meselemize geri dönelim: Descartes’ın meşhur formülündeki dolayım, o “önemsiz” orta terim (düşünüyorum “o halde” varım) ertelemenin basit bir görünümüydü. Hegel, “Minerva’nın Baykuşu alacakaranlıkta uçar” derken tam da böyle bir ertelemeden, günün sonuna dek beklemekten söz ediyordu. Bu bekleme, Wittgenstein’da üzerine konuşulamayan şeyler hakkında “susma”yla sonuçlanmıştı. Hatta Avusturyalı suskunluğu bir sınır olarak kurmak zorunda kalmıştı. Heidegger ertelemeyi öyle bir boyuta taşıdı ki, sonunda felsefenin kendisini erteleyip suskunluğa havale ederek şiiri felsefeye bir model olarak önermişti. Zaten açık olan kapıyı tekmelememek için Derrida’dan söz etmiyorum bile. Peki ya Lacan’ın “mantıksal zaman” dediği tam da böyle bir ertelemenin kavramsallaştırılması değil mi? Tarihinin başından bu yana, konuşma/söz (logos) ile felsefeyi öylesine koparılmaz bir bağ içerisinde düşündük ki, sözün kendisini imkânlı kılanın bir sessizlik, suskunluk hali olduğunu unuttuk sanki. “Başlangıçta söz vardı.” Bir an için bu meşhur ifadenin önüne geçmeye çabalayalım. Peki sözden önce? Kısacası, felsefe yapmak için hep beklemek gerekir; mesele daha ziyade “ne kadar” bekleyeceğimizi çözmek.