Felsefe Dokuz Kusurlu Hareket [Yasin Karaman]

kampfplatz 1:3

Haziran 2013



Diyelim ki bir tesadüf eseri kendinizi felsefenin ceza sahasında buldunuz. Yapmamanız gereken ama yaparsanız da aslında hiçbir şey olmayacak bana göre dokuz hareketi listeliyorum. Nasıl olsa felsefedeki hatalar çoğunlukla iş işten geçtikten sonra farkına varılan hatalardır. Ne demişti üstat Althusser, “düşünce hep arkadan gelir”. Siz yapın, nasıl olsa arkanızı toplayacak birileri bulunur. Ama biri düdük çaldığında mümkün mertebe orada olmamayı başarın, yeter. Filozoflar da aynısını yapmıyor mu?

1. Solipsizm (Tekbencilik): Felsefedeki en tehlikeli tuzaklardan biri solipsizmdir. Temel sorun dünyanın algım dışındaki gerçekliğini nasıl temellendirebileceğimdir. Bunun bir türevi de özne felsefelerinin içinden çıkamadığı en büyük mesele olan özneler-arasılıktır: Kendi varlığımdan emin olabilirim ama algıladığım diğer şeylerin benim gibi düşünen varlıklar olduklarından ve hareket eden, yanıt veren ama cansız birer robot olmadıklarından nasıl emin olabilirim? İletişim kurarken onun da benim gibi düşünen bir varlık olduğundan nasıl emin olabilirim? Bir gün ODTÜ’de sanırım biri robot projesinde çalışan iki kişinin bir konuşmasına kulak misafiri olmuştum. Projede çalışan adam arkadaşına “örneğin kolumu kaldırdığımda beynimizin ilgili bölgesinde bir hareketlenme olur. Bunu robotlarda başarabiliyoruz. Ama karşımda sen varken kolumu kaldırdığımda aynı hareketlenme hem benim hem de senin beyninde gerçekleşiyor. İşte bunu henüz robotlarda sağlayamıyoruz” diyordu. Görüleceği üzere konu işin içine robotları, sinirbilimini, Chomskyci Kartezyen dil tasarımını, Tapınak Şövalyelerini, UFO’ları sokmamızı gerektirecek kadar karmaşık. Hatta yeri gelir bağışıklık sisteminin çökmesinden dolayı dünyanın varlığının kendi algılamasının dışında varolmadığını düşünme hatasına en büyük kafalar bile düşebilir: “Ben, dünyamım” (Wittgenstein). Ama korkmaya mahal yok, eğer bu durumdan çok bunalırsanız Tanrı’nın sizi kandırmayacak kadar dürüst karakterine veya onun sonsuz algısına bağlarsınız (Descartes, Berkeley). Maradona “Tanrı’nın eli” deyip Arjantin’e kupayı aldırdıysa siz de bir kürsü sahibi olabilirsiniz.

2. Eristik Diyalektik: Diyalektiğin kusurlu hareket olarak kabul edilip edilmemesine ilişkin tartışmalar FHK’de (Felsefe Hakem Kurulu) devam ediyor. Ama eristik olanı konusunda mutabakat sağlandı. Basın sözcüsü Schopenhauer “eristik diyalektik haklı çıkma sanatıdır; haklıyken de haksızken de” der. (Platon’un sevimli yalanı ama) sofistler bile Sokrates’le tartışırken kendi bilgilerinden şüphe duymaya başladıklarında sus pus oturacak kadar utanma duygusundan haberdarlardı. Sırf kazanmak arzusuyla bir tartışmaya katılmak felsefenin katlidir.

3. İdealizm: Tamam, Lenin bile “akıllı bir idealizm akıllı bir materyalizme aptal bir materyalizmden daha yakındır” demişti. Benzer biçimde Althusser gelip o akıllı idealizmin kendisinin farkında olmayan bir materyalizm olduğunu öne sürüp potu biraz daha yükseltmedi mi? Herhalde her şey yine daha Marx’ın gençliğinde fark ettiği bir şeyden haberdar olup olmamaya dayanıyor: “Yaşamı belirleyen bilinç değildir, bilinci belirleyen yaşamdır”. Bunun tam karşıtı kusurlu hareketin de katı on yedinci yüzyıl materyalizmindeki gibi düşüncenin beynin salgısı olduğu gibi uç fikirleri savunmak olduğunu unutmadan not edelim.

4. Ad Homınem: Tuhaftır, en sık gözlemlenen ve cezalandırılması gereken hareketlerden birisi de bu. Bunu gündelik hayatta herkes yapar ama felsefede karşılaşmak kadar kötüsü yok. Birinin kişisel özelliklerine bakıp fikirlerini yargılamak kadar iğrenç bir şey var mı? Bunun futboldaki karşılığı “kasap” diye tabir ettiğimiz savunma oyuncularıdır. Saldırıları her türlü estetikten yoksun olduğu için hiçbir zaman hayırla anılmayacaklardır. Ama bir dakika, zencilerin renklerinden dolayı düşünmeye yetenekli olamadıklarını söyleyen kimdi? Şu bizim obsesif –affedersiniz– Kant mıydı yoksa küfürbaz Hume mu –tekrar affedersiniz–? O zaman Badiou’nun Genet’den ödünç aldığı şu zor soruyla kapatalım: “Zenci kimdir ve ne renktir?”

5. Düalizm: Vallahi Descartes bir şeyler söyleyip kendini gülünç duruma düşürdüğünden beri bunu savunabilen birileri kaldı mı bilmiyorum. Daha sonra occasionalistler bu ağa düşüp Tanrı’nın Cüneyt Arkın’ın iki atın ortasında durması misali iki paralel süreci bir arada tuttuğunu veya aynı anda çalmaya ayarlanmış iki saat yarattığını ispatlamaya çalışmışlardı. yarattığını ispatlamaya çalışmışlardı. Spinoza ruh-beden ayrılığını savunanlara basitçe bir soru sormuştu: Beden uykuya dalınca zihin hâlâ istediğiniz gibi çalışmaya devam eder mi, yoksa onu da mı kontrol edemezsiniz? Ünlü fizikçi Richard Feynman’ın otobiyografisinde (Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman!) bir gün rüyasını yönetebildiğine dair bir anısından bahsettiğini hatırlıyorum. İlginç bir deneyim olmalı ama Nobel Fizik ödülü aldı diye söylediği her şeye de inanacak değiliz. Bunu “bilimsel” olarak ispatlayabilseydi, bu madde de kendiliğinden imha olurdu.

6. Kuşkuculuk (Her Türü): Kardeşim tamam kızıyorsun da, bu kadim tartışma ta Diogenes Laertios’a kadar gider. Ya (felsefi anlamda) dogmatik olacaksınız ve dünyanın benim tarafımdan bilinebilirliğini kabul edeceksiniz ya da kuşkuculuğa sapıp fırtınanın ortasında kalan Hume’un üzerinde oturduğu kayalıkta ona eşlik edeceksiniz. Felsefenin ve düşünmenin önkoşulu zannedildiği gibi kuşku değil, bir aksiyom olarak upuygun bilinebilirliği kabul etmektir. Yoksa neden uğraşıp duruyoruz ki binyıllardır? Dozunda dogmatizm şart. Her şeyden kuşkulanmak felsefi düşünmek değildir, paranoyaklıktır. Arkadaşlarınızı muhabbetinizle bunaltmaya başlamadan önce bir doktora görünmeniz gerekebilir. Metafiziğin şu temel sorusu üzerine düşünmeyi hiç bırakmasaydınız bunlar da başınıza gelmezdi: Neden hiçlik değil de bir şeyler var? Bu Leibniz-Heidegger aroması kesmediyse bir de şu var: Neden her şeyden ziyade hep belirli şeyler var? (Matheron).

7. Kadercilik: Son YGS sınavında gözetmen olarak görevliydim. Sordukları felsefe sorularına bir göz atayım derken şimdi üzerine bir tez yazma gafletinde bulunduğum Spinoza’yla ilgili soruyu gördüm. Soruya göre uzun süre karşılaşmamış iki arkadaş hiç ummadıkları bir anda karşılaştıklarında “bu ne tesadüf” diye tepki verirler. Ancak bu tepki soruyu hazırlayan arkadaşa göre Spinoza’nın varlık anlayışına hiç uygun değilmiş. Çünkü yanıta göre Spinozacı sistemde olan her şeyde sıkı bir zorunluluk varmış. Bu örnek Spinoza’nın tamamen haksız bir şekilde bir kaderci (fatalist) haline getirilmesidir. Belirlenimcilik ile kadercilik bambaşka şeylerdir ve Spinoza olsa olsa bir belirlenimcidir. Yani yeterli koşullar oluştuğunda bu koşulların bir araya gelmesinin yarattığı bir sonucun zorunlu olarak ortaya çıkacağını söyler; yoksa her şeyin muhakkak bağlı olduğu gizli bir sebebinin var olduğunu değil. Spinoza bu durumun yani her şeyin Tanrı’nın özgür iradesi tarafından gerçekleştirildiğine inanmaya “cehaletin tapınağı” der ve tipik bir örnek verir: Diyelim ki birinin kafasına taş düştü. Kaderci sorar: Neden onun değil de bunun kafasına? Rüzgâr şöyle esmiş ve tesadüfen oradan geçiyormuş vs. dersiniz. Peki, niye tam o zaman oradan geçiyormuş ve niye tam o zaman rüzgâr çıkmış diye üsteler ve bu saçmalık sonsuza dek devam eder. Spinozacı ontolojide karşılaşmaların rastlantısallığı kaçınılmazdır, karşılaşmanın akabinde olaylar yasalılığa tabidir. Bu açıdan kadercilik felsefedeki viral enfeksiyondur. Kavramlar arasındaki ayrımları korumak önemli ama diyelim ki koruyamadınız. Sorun yok, ÖSYM’de işiniz hazır: Dolgun ücret+SSK+Saçmalama özgürlüğü (Ankara’da Akbil isteyemeyeceğinizden mütevellit yolu cepten karşılayacaksınız).

8. İnsanbiçimcilik: Bunun için fazla bir şey söylemeye gerek var mı? Binlerce yıl önce Ksenophanes demiş ki, “eğer aslanlar Tanrı’larını çizebilseydi onlar da aslan olarak resmederlerdi”. Başka bir şey yoksa son maddeye geçiyorum. Hayır, Tanrı’yı rahat bıraktık, hâlâ yok ama “balinalar toplu olarak intihar etti” haberleri yapan gazeteler var.


9. Erekselcilik: Yanlış hatırlamıyorsam telos hem sona erme hem de tamamlanma, bir olma gibi ikili bir anlama geliyordu. Aristoteles’e ayıp olmasın ama hiçbir şeyin bir yere gittiği yok. Herhangi bir amaç, ulaşılması gereken bir hedef, bir tamamlanma durumu gerçekleşmeyecek. Eco’nun Gülün Adı’nda da alıntıladığı ve Heidegger’in de pek sevdiği Üstat Eckhart’ın kısa ama vurucu –ne demeli– özdeyişini hatırlayalım: “Gül nedensizdir”. Eğer bahsedilecekse bir tamamlanmadan değil de, Rudolf Clausius’un meşhur termodinamik yasasında söylediği gibi varolan durumu korumak için her seferinde daha fazla enerji harcandığından ve sonunda düzensizliğin (entropinin diyelim şık olsun) daha fazla arttığından bahsedilebilir. Tabii bunu da bir erek olarak görenlere sözümüz yok (Eristik diyalektik maddesine dönüş yapılabilir).