Editörden [7. Sayı]






Bulunduğumuz coğrafya her sabah adeta bambaşka bir dünyaya uyanıyor. Savaşlar ve saldırılar bölgenin rutini haline geldi. Savaş hiçbir zaman uzakta değildi, fakat sivil anlamda bu denli yoğunluk kazanması bir ilk. Bu değişik­lik aynı zamanda tehlikenin de büyüklüğünü gösteriyor. Söz konusu tehlike, sadece iç savaş veya insanların topraklarından alıkonulması değil, güçsüz olanların bizzat varlığını ortadan kaldırmaya yönelen saldırıları ortaya çıkarmasıdır. Bölgenin kadim halkları ve toplulukları varlık-yokluk savaşıyla yüz yüzeler. Hobbes’un kurtlarla dolu ormanında zayıf olan daima bir avdır. Bir adım geriye çekilip baktığımızda, “orman, kurt ve av” dışında herhangi bir şey görmemizin nedeni, sırf savaşın varlığından dolayı değil elbette. Esas nokta, bu savaşın herhangi bir çıkış yolu sunmamasıdır. Söyledikleri tek şey, güç ve güç dengeleri üzerine kurulu bir devlet oyunundan öte bir şey değildir. Bu ne­denledir ki, televizyonda, internette ve gazetelerde ortalığı strateji uzmanları, çıkarcı peygamberler ve ağızdan ishalli kanaat önderleri sarmış durumda. Bu savaşın asıl kurtlarının yanındaki hacet kurtlarıdır onlar.

Neyse ki çıkış yolu sunan tekillikler de var. Sonu olmayan bu savaşın içinden küçücük de olsa bir kapı açmaya çalışan bir başka savaş. Çıkar savaşını bitirecek şey, Kant’ın “ebedi barış” fikri değil, gerekirse kendisini savaşarak kuracak bir oluşumdur. Düzenleyici fikre karşı kurucu fikrin siyasal üstün­lüğüdür bu. Açıkçası, kurucu fikirler daima bir savaş durumunun içinden çıkageldiğinden umutlanmak hiç de yersiz değil. Mezhepler, örgütler, toplu­luklar savaşını çapraz olarak kesen, farklılıkları aynı yerel noktada toplayan Rojava adının verdiği umuttan söz ediyoruz. Asgari düzeyde kimsenin var­lığını ortadan kaldırmaya niyetlenmeyen, azami düzeyde kimseyi yerinden çıkarmadan yer değişikliğini öneren bir birlikte yaşama deneyimi ve deneyi olabilir. Bu yaşam formunun sonunda ne olacağı elbette bilinmez, fakat en azından verili sahaya ve bu sahanın sunduğu seçeneklere baktığımızda siya­sal olan adına layık tek savaş biçiminin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kendini diğerlerinden ayırırken aynı zamanda bir ortaklık alanı kuran, farklı adları olanların ve henüz adı olmayanların gelip yerleşecekleri boş bir yerin inşasıdır. Gezi’yle başlayan eylemlerin siyasal fikir bakımından biricik parıltısı da bu türden bir ortaklık düşüncesi değil miydi? Kendimizi iktidar ve onun gücünden ayırırken başka tekilliklerle ortaklık kurabileceğimiz bir alana çe­kilip çekilmediğimizin veya böyle bir alanı kurup kurmadığımızın yanıtı aynı zamanda bizim siyasal olup olmadığımızın da yanıtı olarak ele almak gerekir. Tek ve dolu bir terimin gölgesinde nefes alıp verenlere artık güneşin ışıklarının hiçbir şekilde değmediği aşikârdır.



Diğer sayılarımızda olduğu gibi yedinci sayımızda da kampfplatz dergisi olarak olabildiğince farklı ama ortak kalemleri sunmaya çalışıyoruz. Bu fark­lı, ama yolları ortaklıkta kesişen düşünceleri sadece dergi sayfasında değil, yılda iki defa farklı kentlerde düzenlediğimiz sempozyumlarda da bir araya getirmek istiyoruz. İki yıldır Mayıs ayında, Kocaeli’de Kültür Kolektif Derne­ği ve Kocaeli Eğitim-Sen’le birlikte Taner Yelkenci Devlet ve Hukuk Teorisi Sempozyumunu yapmaktayız. Şimdi de bu etkinliğin yanına her sene Aralık ayında, Ankara’da gerçekleştireceğimiz bir sempozyumu ekleyeceğiz. kampfp­latz olarak ViraVerita E-Dergisi ve Eğitim-Sen Ankara 5 nolu Şubeyle birlikte bir “Hegel” sempozyumu yapacağız. Bu sempozyumların birlikte iş yapma ve benzer konular üzerine çalışanlar için verimli bir ortaklığı ortaya çıkaracağını düşünüyor ve umuyoruz.



***

Kuram bölümümüz Sercan Çalcı’nın, clinamen (sapma) kavramının işaret ettiği ve kaynaklandığı deneyim şebekesindeki politik bir olanağı araştırdığı yazısıyla başlıyor. 1656 tarihli Velazquez tablosu Las Meninas ile 1957 tarihli Picasso tablosu Las Meninas arasındaki 301 yıllık sürede değişenin ne oldu­ğunu sorarak giriş yapılan yazıda, Picasso’nun eserinden çıkardığı dört fikir, düzenci ve devletçi paradigmaların sapmalara karşı açtıkları savaşın izini sür­mek için kullanılıyor ve yazı, yaratıcı sapma olarak adlandırılan deneyimlerin, varlığın örgütleniş öyküsündeki toplumsallığa karşılık geldiğini iddia ederken yeni bir dayanışma düşüncesinin, ayıklanamayan, dışarı atılamayan, öngörül­meyen çarpışmalarla ve sapmalarla kurulabileceğini vurguluyor. Ardından Önder Kulak’ın Soyuttan Somuta: Hegel Diyalektiği Üzerine Notlar başlıklı He­gel felsefesindeki soyut ve somut kavramların ilişkisini tümeller sorunu üzerin­den vurguladığı yazısıyla devam ediyoruz. Kulak, tümeller sorununu; “tek tek insanlar” ve “evrensel anlamda insan” arasındaki ilişki ve bu konudaki tartış­malar ile devlet, toplum gibi birlikteliklerin bütün-parça ilişkisi bağlamında tikellerle olan ilişkisi olmak üzere iki boyutta ele alarak bu iki boyutu, Hegel’in konu edindiği evrensel, tikel, tekil ilişkisi bağlamında odak noktası soyut-somut ilişkisi olmak üzere açıklamaya çalışıyor. Bu bölümün üçüncü yazısı ise Nurçin İleri'nin İstanbul’un Yeraltı Dünyası: Bıçakçı Petri ve Cinayet Destanla­rı başlıklı yazısı. İleri, dönemin tarihsel bağlamı çerçevesinde suç ve güvenlik anlayışını göz önünde bulundurularak incelediği Bıçakçı Petri’nin hikâyesin­de, suçun nasıl niceliksel ve niteliksel bilgisinin üretildiği ve hikâyeleştirildiği konusuna değinerek bunun, son dönem Osmanlı İstanbul’unda yönetici elit, üst ve orta sınıflar ve alt sınıflar nezdinde ne anlama geldiğini tartışıyor. Bunu yaparken de vakanüvis kayıtları, polis gazeteleri, günlük gazeteleri ve edebi ürünleri bu tartışmanın temel malzemesi olarak sunup her biri kendi alanına sıkışmış kriminoloji ve edebiyat tarihi disiplinlerinin de bir sentezini sunuyor. Kuram bölümünü, Tansel Güçlü’nün Finansal Birikimin Dinamikleri Üzerine derinlikli bir tartışma yürüttüğü yazısıyla sonlandırıyoruz. Güçlü, finansallaşma tartışmalarındaki üretim-finans ve üretim-dolaşım alanları arasındaki dengesizliğe dair merkezi vurgularda Marksist bir rekabet tartışmasının el­zem olduğunu savunuyor ve genel olarak sermaye ve tekil-bireysel sermaye farklılığından yola çıkarak kapitalist rekabetin doğasını ve sermayenin uluslararasılaşmasının bütüncül mantığını kavramadan finansallaşmayı anlama­nın imkânsız olduğunun altını çiziyor. Ve son kertede finansın, sektörel bir bağlama sıkıştırılarak pasifleştirilmesi yerine sermaye birikiminde oynadığı merkezi role vurgu yapmanın, başlı başına Marksist bir rekabet tartışmasının yapılmasından geçtiğini, ancak bu yolla sermaye birikimine içkin bir rekabetin yeni bir boyutu olarak türevlerin oynadığı rolün anlaşılabileceğini belirtiyor ki, rekabete katılan bu yeni likit boyut ise ona göre tam da finansal birikimin temel dinamiğini oluşturuyor.

Polemik bölümümüz ilk olarak, Kansu Yıldırım’ın, IŞİD’in yapısı, içsel di­namikleri ve motivasyon kaynaklarını inceleyen yazısını konuk ediyor. Son beş aydır her tartışmanın başköşesine oturan IŞİD, tartışılmasını gücünden ziyade sergilediği koşulsuz vahşetinden alıyor. Bu vahşet etkisi aynı zamanda onun nesne edinilmesinin önündeki engellerden biri olarak karşımız çıkıyor. Yıldırım’ın yazısı, hem bu engelin kendisini aralaması hem de IŞİD’in ideolojik kodlarını ele alması bakımından önemli. Bu köşenin ikinci yazısında Alberto Toscano, günümüzde materyalizm ve partizanlık arasındaki ilişkiyi tartışıyor. Toscano, bu yazısında, önce Lenin’in partizan anlayışına karşına yerleştirdi­ği Foucault ve Schmitt’in düşüncelerini; ardından Lenin sonrası materyalist partizanlığın geliştirilmesi için önemli gördüğü Badiou’nun “materyalist diya­lektiğini” ele almaktadır. Polemiğin son yazısında ise Ebubekir Aykut, günü­müzde sıklıkla başvurulan Arendt’in Marx yorumuna itiraz edip bu yorumu yüzeysellik olarak değerlendiriyor. Aykut, “emek ve iş” kavramları aracılığıyla Arendt’in Marx eleştirisinin bir eleştirisini sunmaya çalışarak Arendt’in temel hatasının, Antik Yunan dönemini nerdeyse nihai bir ölçüt olarak almasından ileri geldiğini söylüyor.

Biyopolitika köşemizde ise Michael Dillon, modern devletin temel siyasal üretici momentine dönüştürdüğü güvenlik söylemini ele almaktadır. Dillion, bu modern güvenlik söyleminin ayırt edici niteliğini ve onların biyopolitikayla ilişkisini, siyasetin teolojiden devşirdiği “sonluluk, eskaton ve katekton” kav­ramları aracılığıyla irdelemektedir.

Söyleşi bölümümüzün konukları PYD Eş Başkan Salih Müslim ve Rojava Halk Meclis Eş Başkanı Ebdülselam Ehmed. Adem Yıldırım, Onur Kartal ve Osman İşçi’nin gerçekleştirdikleri söyleşide, arkadaşlarımız, yeni bir siyasal imkan ve umut ortaya koyan Rojava’yı, çeşitli yönleriyle konuklarına soruyorlar. İçinde bulunduğumuz durum ve söyleşinin amacı bir kez daha Rojava’nın önemini bizlere tüm açıklığıyla gösteriyor.

Bir Film Üç Yorum köşemizi genellikle yakın zamanda gösterime gi­ren bir filme ayırıyorduk. Türk sinemasının en kavgacı ve yaratıcı adı için bu kuralı askıya aldık. Ölümünün 30. yılında Yılmaz Güney’i, elimizden geldiği kadarıyla, üç yazıyla anmak istedik. Utku Özmakas, Duvar'ın Tuhaf Artıkları başlıklı yazısında, Yılmaz Güneyi’in son filmi olan Duvar’ı, Güney’in filmi be­timlemek için kullandığı “kusma” metaforundan hareketle “gerilme ve uyarıl­ma” kavramları üzerinden Foucault, Deleuze ve Lacan üçgeninde ayrıntılı bir şekilde çözümlerken, Savaş Ergül, Yılmaz Güney Sinemasının Mantıkları ve İş­lemleri başlığıyla kaleme aldığı yazısında, Yılmaz Güney sinemasının kendine has tekilliğine vurgu yaparak onun kendine özgü bir düşüncesi ve mantığı olduğunu açığa çıkarıyor ve onun sinemasında bu düşünce ve mantığı serimleyen işbaşındaki kimi işlemleri, biçimleri ve fikirleri sunmaya çalışıyor. Bora Erdağı ise Dürüst Adamın Halleri, Umut İle Umutsuzlar Hakkında Birkaç Söz başlığında ele aldığı yazısında, Benjamin’in “Hikâye Anlatıcısı” makalesine re­feransla yazının konuşmayan, ama ana karakteri olan “dürüst adam”ı nasıl ta­nıyabileceğimizi ya da onun yanında nasıl yer alabileceğimizi ortaya koymaya çalışıyor ve bunu yaparken hikâye anlatıcısını değil de dürüst adamı anlamak için Yılmaz Güney’in Umut ve Umutsuzlar filmlerine başvurmak gerekliliğini ortaya koyuyor.

Medya bölümümüzde ise Evrim Yörük, Türkiye'de dini inanç ve pratiklerin popüler kültürdeki görünümlerine dair eleştirel bir değerlendirme sunmaya çalıştığı Din ve Popüler Kültür: Huzur Sokağı Üzerine Bir Değerlendirme baş­lıklı yazısında, medya-gelenek-modernite tartışmaları bağlamında Türkiye’de din-popüler kültür ilişkisini televizyon üzerinden inceleyerek Huzur Sokağı romanı, Birleşen Yollar filmi ve Huzur Sokağı dizisinin anlatısal uzlaşımlarını, Türkiye’nin siyasi, kültürel ve ekonomik atmosferindeki dönüşümleri etrafın­da ayrıntılı bir şekilde irdeliyor.

Edebiyat bölümümüzde Barış Yıldırım’ın usta işi Bir Hugo Mimarisi: Oluş ve Akış, Güzel ve Çirkin, Keçi ve Eşek isimli yazısı bulunmaktadır. Yıldırım, Vi­ctor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu romanının yakın okuması üzerinden Hugo’nun sanatçılığına dair bir değerlendirme ve edebiyatın günümüzdeki durumuna ilişkin bir tartışma imkânı sunmaya çalışıyor. Yazı, romanın felsefi ve edebi katmanlarını inceliyor ve son bölümdeki tartışmasıyla şu soruları so­ruyor: “Eğer Hugo haklıysa ve matbaanın mimariyi, küçük olanın büyük olanı yendiği doğruysa, bu günümüz edebiyatı için ne anlama gelmektedir? Üçüncü sayfa haberlerine edebiyat kapsamında bir başlık açılabilir mi? Felsefi bir bü­tün yorumu olmaksızın, edebiyat ne anlatabilir?”

Minör Temaslar köşemiz ise dergiyi sondan başlayarak okuyan bir okur kitlesine sahip. Derginin iç-eki olan bu bölüm, ekin kimi zaman eklendiği şeyi yerinden edebileceğinin de bir kanıtı adeta. Kolay okunur olmasında ziyade küçük dikenler sayıyoruz bu bölgeyi. Bu sayının minörlerine gelince, Ömer Aynel “Anti Faşist Bir Manifestoya Çağrı”, Utku Özmakas “Kelimeleri Çalınan Şair”, Sevgi Doğan “İstanbul ve Zaman”, Kansu Yıldırım “T. Ç” ve Savaş Ergül “Türkçenin Gücü” nü yazdılar.