Bilim, Psikoloji, Milliyetçilik [Sevgi Doğan]

kampfplatz 2:5

Şubat 2014



Bones pek çoğumuzun tanıdık olduğu Amerikan polisiye, komedi ve drama TV serisidir. Dizi film adli antropoloji ve arkeoloji temelinde işlenir. Her bir bölüm gizemli cinayet vakalarını, geriye bırakılan insan kalıntıları üzerinden çözmeye çalışır. Her şey bilime uygundur kimi aksamalar ve yetersiz açıklamalar olsa da. Ancak filmde dikkatimizi çeken şey entelektüel açıdan son derece karmaşık tartışmaların yürütülmesidir. Tartışmalar daha çok karşıtlıklar üzerinden yürür. Yani akıl-duygu, bilim-(batıl) inanç, bilim-psikoloji, kadın-erkek gibi karşıtlıklar filmde çokça konu edilen temalar arasındadır. Tartışmalar bilim insanları, psikologlar ve FBI çalışanları arasında gerçekleşir. Bu açıdan diğer polisiye dizilerinden ayrılmaktadır. Ancak son zamanlarda psikolojiye duyulan ilginin artmasıyla birlikte gerilimli polisiye dizilerin çoğunda psikoloji temel dayanak noktası olarak alınır. Bu da sanırım adli vakaların çoğunun ruhsal sorunlardan dolayı işlendiğinin düşünülmesinden kaynaklanmaktadır. Örneğin Hannibal serisinde olduğu gibi. Burada da Bones serisindekine benzer ilişkiyi görürüz: FBI özel ajanı Will Graham ve adli psikolog Dr. Hannibal Lecter arasında yaşanan olaylar diziye şekil verir. Bones’ta ise FBI ajanı Seeley Booth ve adli antropolog Dr. Temperance Brennan (Booth tarafından Bones takma adıyla anılır) arasındaki diyaloglar bir bilim kadını ve sıradan bir FBI ajanı arasındaki tartışmaları adeta rasyonellik ve inanç arasındaki karşıtlık temelinde verir. Bu anlamda dizi film, Jerome Bixby tarafından yazılan ve Richard Schenkman’ın yönettiği bir bilim kurgu olan 2007 yapımı The Man from Earth  filmini anımsatır. The Man from Earth filminde her biri farklı alanlardan bilim insanlarını bir araya getirir. Biyolog, sanat tarihçisi olan ve kendini Hristiyanlığa adamış bir profesör, antropolog, tarihçi ve hatta bir psikolog filmdeki derin felsefi tartışmaların odağı olurlar. Film sadece bir mekânda ve zaman diliminde geçse de sonuna kadar sizi oturduğunuz yere kilitler. Tabi ki, bu ne kadar felsefi ve entelektüel tartışmaların meraklısı olduğunuza bağlı!


Bones serisinde şaşırtıcı olan şeylerden biri, kadının rasyonelliğin timsali erkeğin ise duyguların ve inancın kaynağı olarak verilmesidir. Filmde kadın-erkek karşıtlığıyla ilişkili olarak akıl-duygu karşıtlığı verilirken, aynı zamanda psikoloji-bilim karşıtlığı da sıkça verilmektedir. Bu anlamda FBI ajanı Seeley Booth ve adli antropolog Dr. Temperance Brennan (ya da Bones) arasındaki ilişki aslında akıl ve duygu karşıtlığını temsil ediyordur. Fazlasıyla rasyonel olan Dr. Brennan burada bilimin de simgesidir. Acaba geleneksel “duygusal kadın” “rasyonel erkek” imgesi mi kırılmaya çalışılmaktadır? Onun için önemli olan şey sadece kanıtlar, gözlem ve bilimin kendisidir. Bu anlamda asıl dikkate alınması gereken şey inançlar ve duygular değil akıldır. Bu yüzden ateist kimliğiyle ortaya çıkar. Onun için her şeyin bir açıklaması vardır; ve eğer henüz açıklanmamışsa da daha vakti gelmemiştir eksik olan gözlem ve kanıtlar vardır. Dolayısıyla her şey burada yani yeryüzündedir ve diğer inançların aksine öte dünya diye bir şey yoktur. Bu yüzden Dr. Brennan psikolojiyi bir bilim olarak görmez ve filmdeki psikologlarla derin çatışmalar yaşar. Çünkü bilim kanıtlanmamış şeylerle uğraşmaz bilim deneyden ve gözlemden çıkar. Psikoloji ise boş laflardan ibarettir. Hatta Dr. Brennan psikolojiden sık sık nefret ettiğini çekinmeden dile getirir.

Ancak psikoloji hem Dr. Brennan’ın kendisini hem de Booth ve Brennan arasındaki ilişkiyi bir vaka olarak alır. Psikoloji için incelenmesi gereken hastalardır. Filmde psikolojiye karşı olan ve onu bir türlü bir bilim olarak kabul etmeyen çevrelere, psikolojinin aslında ne kadar derin ve insan hayatında bilimsel bir çalışma kadar önemli olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Yani psikoloji de kendince meselelerin bir yerinden tutma ve çözme çabasındadır. Daha önce de söylediğimiz gibi psikoloji modern dönemin yeni ortaya çıkmış araştırma alanlarından biridir; bu kadar çok polisiye, suç ağırlıklı filmlerde yer almasının nedeni cinayet ya da suç vakalarını işleyenlerin ruhsal sorunlar yaşadığına inanılmasıdır. Ancak psikolojinin en büyük handikaplarından biri de burada ortaya çıkmış oluyor. Birey, birey olarak toplumda tek başına yaşamadığı gibi onu bu tarz suç vakalarına iten şey de sadece bireysel nedenler ya da bireysel hastalıklar değildir. Grip olduğunuzda dahi bunun tek bir nedeni yoktur. Faktörler çokçadır. Dolayısıyla toplumsal, ekonomik, çevresel ve kültürel faktörler belki de daha da sayabileceğimiz etkenler bireyin ruhsal hayatını altüst edebilir. Dolayısıyla psikoloji sadece bireyi telkin ederek sorunu erteler ama çözmez.

Filmin bir diğer özelliği ise belki de çoğu Amerikan filminde olduğu gibi Birleşik Devletlerin ne kadar mükemmel, muhteşem, harikalar ülkesi olduğu vurgusunun yapılmasıdır. Bu özellikle—belki de hiç de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde—FBI ajanı Booth tarafından yapılır. Booth için ülkesine dürüst bir vatandaş olarak hizmet etmek en büyük amaçtır. Bu ülkeye asla ihanet edilemezdi. Ülkesine dair güveni sonsuzdur. Dolayısıyla bu anlamda Booth iflah olmaz bir Birleşik Devletler milliyetçisidir. Hatta ülkesine hizmet etmek için Afganistan’a bile gitmiştir. Birleşik Devletleri temsil eden Booth’dur. Elbette FBI gibi bir devlet kurumunda çalıştığı düşünülürse bu özdeşlik kaçınılmaz olacaktır. Ancak aynı zamanda filmde her tür kültüre, inanca Birleşik Devletlerin nasıl eşit mesafede olduğunun altı sık sık çizilir. Örneğin antropolog Dr. Brennan’ın her bir seride değişen asistanlarından biri İranlıdır. Burada İslam inancına karşı ya da doğuya karşı ne kadar toleranslı olduklarını vurgulamaktan gecikmezler. Eleştirel değil milliyetçi bir savunma mekanizmasıdır filme hâkim olan. Filmi izlediğinizde üzerinde konuşacak çok şeyin olduğunu siz de fark edersiniz. Bu anlamda izlemeye değer. Dediğim gibi film adeta yaşasın karşıtlıklar sloganıyla ilerlemektedir.