Aksu Bora Söyleşisi [1. Sayı]






AKSU BORA İLE SÖYLEŞİ


Nagehan Tokdoğan




Başbakanın “kürtaj cinayettir” ve “her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamalarından sonra “Evet Uludere” başlıklı yazınızda kürtaj meselesini başbakanın belirlediği sınırlar içinde tartıştığımızdan yakınmıştınız. Yine aynı yazıda kürtajın bir hak olarak kavranıp sahiplenilme tarzına da eleştiri getirdiniz. Meseleyi iktidarın belirlediği dilin sınırları içinde tartışmaya ve kürtajın “hak” kavramı etrafında savunulmasına dair itirazınızı biraz açar mısınız?

Kürtajın yasaklanmasa da sınırlandırılması girişimleri ne yeni ne de Türkiye’ye özgü. Türkiye’de birkaç yıldır bu yönde birtakım girişimler, çalışmalar var, muhtemelen burada da bitmeyecek. Bu girişimlerin kamuoyuyla “paylaşılma” biçimi son derece tuhaftı, hatırlarsın. “Her kürtaj bir Uludere’dir” ne demek? Bir başbakanın söyleyebileceği bir laf mıdır bu? Hele de vatandaşlarını bombalamış bir hükümetin başbakanının? Bu korkunç ifadenin karşısında feministlerden yükselen ilk ses, “kürtaj haktır” oldu maalesef. 

İki düzeyde karşı çıktım ben bu sese. Birincisi, insan hakları bakımından, çok problemli bir ifade olduğunu düşünüyorum. Çünkü hakları bu şekilde spesifikleştirmenin sonuçlarını öngörmek zor: Kürtaja zorlanma durumlarında (ki biliyorsun, çok çeşitli bağlamlarda, ender görülmeyen bir durumdur bu) bu “hak”kı nasıl savunacağız? İnsan hakları, belirli felsefi temelleri olan ve genel ifadelerden oluşan bir hak silsilesidir. Bu genel ifadeler, arkasındaki felsefi dayanağa yaslanılarak özel durumlara uygulanırken özelleştirilebilir. O dayanak, insan tekinin “yapabilirliği” üzerinde durur; yani, insanın potansiyellerini gerçek kılabilecek koşulların sağlanması, insan haklarının gerekçesidir (bildirgenin birinci maddesinde bahsedilen akıl ve vicdanla donatılmış olma). Bu bağlamda, kürtaj, belirli durumlarda kadınların kendi hayatlarına ilişkin karar verme haklarının bir sonucu olabilir, kendisi hak değildir. Bu genel hak, bazı durumlarda kürtaj, bazı durumlarda doğurma olarak gerçekleşebilir, tamamen somut bağlamla ilgilidir. Önemli olan, kadının bedensel dokunulmazlık ve özerklik hakkının ihlal edilmesinin önüne geçilmesidir. Ve tabii ki sağlık hakkının bir sonucu olan “güvenli ve sağlıklı koşullarda kürtaj hakkı”ndan söz edebiliriz ki, bu da kürtajın yasaklanmasına karşı çıkmanın en güçlü yoludur bence. Yasadışı kürtajın neden olduğu sonuçları göstermek, bütün kadınları çağıran bir dil kurmakta çok işe yarardı. 

Buradan, ikinci düzeye geliyoruz: Politik strateji. En doğru feminizmi en güçlü sesle haykırmanın belirli bir tatmin sağladığını anlıyorum ama bunu son derece apolitik bir tutum olarak görüyorum, kestirmeden söylersem. Daha stratejik bakmayı becerebilen bir hareket, başbakanın bence çok akıllıca yaptığı manevrayı hemen görürdü ve onun istediği yere koşarak gitmemeyi becerirdi. Benim tanıdığım neredeyse bütün kadınlar, kürtaj yasağına karşı. Feminist olmayanlar da. Yetmişindeki teyzem, komşum, bakkalın karısı, öğrencimin annesi… Ankara’da düzenlenen kürtaj yasağına karşı eyleme hiçbiri gitmedi. Gitmezdi. Hayatlarımıza bu kadar doğrudan dokunan bir konunun gündeme getirilmesinin yolu bu değildi. Kürtaj hakkından değil, kürtaj yasağından söz etmek gerekirdi; kadınların kendi aralarında konuşmaları için ortamlar sağlanabilirdi; kürtaj yasağına karşı olmanın farklı biçimleri, sözleri, hikâyeleri ortaya çıkartılıp bunlar üzerinden bir anlatı kurulabilirdi. Başbakanın Uludere ile kürtaj arasında kurduğu köprüden kürtaj tarafına geçivermek yerine (onun istediği buydu zaten) Uludere tarafında durup hayatlarımız hakkında karar verme iktidarını sorgulamak iyi olurdu. Henüz tamamlanmamış bir “hayat potansiyeli” ve otuz dört can arasındaki bağlantı “ona da karşıyız, ona da” diye üzerinden atlanabilir bir şey değildi. Üstelik, kendi partisinin içinden ve yakın çevresinden de ciddi bir hoşnutsuzluk yükselmekteyken, onun “yumuşak karnı”ydı Uludere; orada direnmek, orada durmak gerekirdi.

Başbakan’ın politik zekâsı, bu savunulamaz pozisyonu kürtajla delip öteki tarafa çıkmasını sağladı. Böylece, bir taşla iki kuş vurmuş oldu: Üzerini kapatmak istediği bir konuyu kendini çok güçlü hissettiği bir başka konuyla perdeledi. Kürtaj yasağını –daha doğrusu kürtajın sınırlarının daraltılmasını– gündeme getirecekti zaten, bu şekilde yapmış oldu. Onun bu stratejisini tersine çevirmek, bu iki konu arasındaki bağlantıyı kurmak ve burada ısrar etmekle mümkün olabilirdi ancak, “kürtaj haktır” demekle değil.

AKP kurmayları Erdoğan’ın kürtaj çıkışının ardından insan yaşamını ne kadar el üstünde tuttuklarını göstermek için tabir-i caizse sıraya girdiler. Gerçekten de Foucaultcu bir biyoiktidar/biyosiyaset perspektifinden hareketle konuya yaklaştığımızda bir an için ölümü istisnalaştırırken yaşamı kutsayan, ölümü asgari düzeye çekerken nüfusunun büyük bir çoğunluğunun yaşamını güvence altına alan bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz. Ancak bizler gayet iyi biliyoruz ki Türkiye, kadın cinayetlerinin, toplu işçi ölümlerinin sıradanlaştığı, mahkûmların ya cezaevlerinde ya da nakledilirlerken yanarak öldükleri, Güneydoğu’da yürütülen savaş politikalarının iktidar partisinde hep bir ağızdan can-ı gönülden savunulduğu bir coğrafya. Sizce başbakanın kürtajla Uludere katliamını aynı cümle içinde kullanarak aralarında bir analoji yaratması, iktidarın yaşam ve ölüm meselesine bakışındaki çelişkili doğayı da açığa çıkarmıyor mu? 

Bilmem, ben bir an için bile yaşamı kutsayan bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu düşünmedim. Sen düşündün mü? Bence başbakan kendiyle çelişkiye düşmüyor, dünyanın her yerindeki “yaşam hakkı” savunucuları gibi, yaşam falan umurunda değil; bahsettiği şey bir an bile yaşam değil, karar yetkisi. Kimin yaşayıp kimin öleceği kararını kendine ait görüyor. Tabii ki! Bunlar kürtaja karşı oldukları gibi, ötanaziye de karşıdırlar, yaşamın kutsallığından söz ederek yaparlar bunu. Aslında birinin ölmeye karar vermesinin nasıl korkutucu bir şey olduğunu düşünsene! İntihar bombacısına ne yapabilir iktidar?

Erdoğan’ın kürtaj açıklamasının hemen ardından Türkiye kadın hareketinin muhtelif kesimlerince örgütlenen bir dizi eyleme tanıklık ettik. Yürüyüşler, oturma eylemleri, mitingler… Biçimleri, içerikleri ve yarattıkları etki bakımından bu eylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Az önce de dediğim gibi, bu eylemlerin amacına ulaştığını düşünmüyorum. Her ne kadar “kaç Tayyip kadınlar geliyor” türünden şeyleri neşe içinde söyledilerse de bu yürüyüşlerde, tasarının “geri çekilmesi” diye bir şey yok. Yasal kürtaj süresiyle oynayacaklardı, bundan vazgeçmiş değiller. Kürtajın hepten yasaklanması en azından yakın dönem için söz konusu değildi zaten. Ama ondan önce fiili durumu değiştirmeye başladılar çoktan, yasada olduğu halde uygulanmayan bazı prosedürleri uygulamaya başladılar, denetimleri sıkılaştırdılar… Benim bildiğim başbakan, gösterilerden falan pek korkmuyor, korksa on binlerce KESK’liden korkardı!

Politik eylemlerin gösteri yanı hep öne çıkar, caziptir de. Ama eylem dediğin şey gösteriden ibaret değildir; bazı durumlarda gösteriyi öne çıkarmak gerekir (görünürlük meselesi işte) ama kürtaj onlardan biri değil. Tersine, uzun vadeli, derinlemesine ve kapsayıcı çalışmak gerekiyor. Türkiyeli feminist hareketin kürtaj meselesini bu kadar az konuşmuş olması, bu kadar hazırlıksız yakalanması da ayrı bir konu tabii, kendimize bu gözle bakmalıyız galiba.

Bu süreçte kadın eylemlerine ruhunu veren “Benim bedenim, benim kararım” sloganı, bireyin kendi bedeni üzerindeki tasarrufunun nerede başladığı ve nerede bittiği konusunda daha derinlemesine bir düşünmeyi gerektirmiyor mu? Ötanazi, intihar, uyuşturucu bağımlılığı gibi meselelerin yıllardan beri farklı alanlardan birçok kuramcı tarafından etraflıca soru konusu edildiğini ve bireyin kendi bedeni üzerindeki tasarrufunun sınırları hususunda hâlâ çözüme kavuşturulamamış birçok boyut olduğunu göz önünde tutarsak, bireyin kendi yaşamı ve bedeni üzerindeki kararını bütünüyle kendisine bırakmak konusunda fazlasıyla aceleci davranılmadı mı? Belki de daha önemlisi bu aceleciliğin, muhafazakâr dilin argümanlarını güçlendirmek gibi olumsuz bir işlev üstlenebileceği söylenemez mi?

“Benim bedenim benim kararım” sloganı feministler için son derece tartışmalıdır; haksızlık etmek istemem, “kürtaj haktır”a kaptırıp gidenler bile bu sloganı o kadar da bağırlarına basmadı. “Benim bedenim”, aslında “bedenim benim”dir! Yahut da, “ben, bedenimim”. “Bedenim bana ait bir şeydir” değil yani! Bedenin bir şey olması, bedenden gayri bir “ben” olması falan tabii gayet sıkıntılı mevzular… Tabii, bedenlerin birbirinden bağımsız şeylermiş gibi kurgulanmasının liberal kökleri üzerine de düşünebiliriz; feministler, en liberalleri bile, annelik meselesi nedeniyle ilişkisellik üzerine kafa yormuşlardır. Benimki bana, seninki sana tarzı bir yaklaşımı benimsemeleri zordur. 

O sloganın orijinali, “Our bodies, ourselves”tir! “Biz”in “ben”e, “kendimiz”in “benim”e dönüşmesi de izlenmeye değer bir transformasyon değil mi?!

Bildiğiniz gibi bu süreçte erkeklerin eylemlere katılımı konusunda da çok fazla tartışma yaşandı. Sosyalist Feminist Kolektif’in internet sayfasında “Eyleme Erkekler Neden Gelmemeli” başlıklı bir yazı yayınlandı. Bu yazıda kadınların, mücadele ettikleri ataerkil sistemin failleri olan erkeklerle (bu erkekler “iyi niyetli” olsalar dahi) aynı saflarda yürümesinin mümkün olmadığı söyleniyordu. Siz erkeklerin, özelde başbakanın kürtaj açıklamalarını takip eden eylemler dizisine katılımlarıyla, geneldeyse feminist mücadeledeki konumlarıyla ilgili olarak ne düşünüyorsunuz?

Erkekleri sarımsaklasak da mı saklasak! Kadınlık ve erkekliğin o kadar da basit şeyler olmadığı, sınırların çizilmesinin biraz netameli bir konu olduğu falan hakkında onca konuştuktan, toplumsal cinsiyet diye bir kavram icat ettikten, onca kuir tartışmaya kulak misafiri olduktan sonra, erkekleri ne yapalım sorusuna ne cevap verilebilir? Saklayalım!

Sanki erkek diye bir şey varmış ve bu erkek denilen şey, kadın denilen şeyden farklı olarak ataerkilliğin failiymiş, niyeti iyi olsa da objektif koşulları icabı ataerkilliğin yanındaymış… Bütün bunların bu ciddiyetle konuşuluyor olmasına inanamıyorum bazen! Tamam, adam sana kadın, ötekine erkek diyor ve hayat onun böyle demesi üzerine kuruluyor da, sen bunu niye o kadar değişmez bir şey gibi alıyorsun? Sana verilen isme neden bu kadar hevesle sahip çıkıyorsun? Erkekler ve kadınlar ataerkiyle ilişkilerinde o kadar da kolay ayrıştırılabilir iki cinsiyet mi? Kuku meselesi mi bu? Ay Nagehan, beni bu konuda konuşturmasan olmaz mı?!

Türkiye’nin ulus-devletleşme sürecinde egemen iktidarın kadının doğurganlığı üzerinden bir dizi pro-natalist politikayı yürürlüğe sokarak ulusal inşa sürecini pekiştirmek istediğini biliyoruz: Gebeliği önleyici ilaçların ve araçların satışının ya da kullanılmasının yasaklanması, daha çok çocuk sahibi olan ailelere ikramiye ve madalya verilmesi bu politikalardan yalnızca birkaçı… Bu bakımdan başbakanın sezaryeni “dış mihrakların ülkemizi yok etme çabası” olarak tarif etmesi, AKP’nin giderek milliyetçileşen dilinin vardığı noktayı göstermiyor mu? Yine buna bağlı olarak AKP’nin milliyetçi söylemini kadın ve toplumsal cinsiyet politikalarından hareketle ifşa etmenin de bir ödev olarak önümüzde durduğunu söyleyebilir miyiz?

Benim kafam öyle çalışmaz. Kimin neyi niye yaptığını anlamaya çalışırken, çıkarları izlemeye gayret ederim. Milliyetçilik tabii ki soluduğumuz atmosferin temel bileşeni (niye nefes alamıyoruz sanıyorsun?!) ama bu adamların milliyetçi duygulardan ziyade, başka saiklerle hareket ettiklerini sanıyorum. Mesela, uluslararası konjonktüre göre Avrupalı olmak, hatta Avrupalıdan daha Avrupalı olmak milliyetçiliğin icabı sayılabilir yahut da tek dişi kalmış canavar karşısında gururlu Müslümanlar/Müslüman ülkelerin hamisi olmak daha çekici durabilir. Muhtemelen bu ikisi ruhlarında iç içe geçmiştir, kim bilir başka nelerle birlikte. Ben politikanın ideolojik ifşaatlardan çok somut durumların ortaya konması, eleştirilmesi, alternatiflerin üretilmesi, mümkün olduğunca fazla sayıda insanın bu süreçlere dahil edilmesi gibi şeylerle ilgili olduğuna inanıyorum. Gerçekleri haykırmaktan, gerçeklerin haykırıldığını duymaktan imanım gevredi!

Başbakanın kürtaj çıkışının arka planında “her aile için en az üç çocuk” beklentisinin yattığı aşikâr. Ancak “üç çocuk” çıkışının ardından hem bizzat Tayyip Erdoğan’ın hem de AKP’den farklı isimlerin ağzından öğrendik ki, asıl niyet “yüce Türk aile yapısı”nın korunmasının oldukça ötesinde, Türkiye’nin “ekonomik kalkınma” sürecinde gelecekte yaşayacağı muhtemel bir genç işgücü bulma sıkıntısında kendisini gösteriyor. Bu çerçeveden düşünüldüğünde kürtaj çıkışına yönelik muhalefetin tartışma çeperini ekonomi politik bir perspektifi de bünyesinde barındıracak şekilde genişletmesi gerekmez mi?

Büyük nüfus, genç nüfus ideali eski bir idealdir biliyorsun, üstelik de demografik geçişi yaşamış ülkelerde imkânsız bir idealdir. Nüfusu başbakanlar belirlemiyor çok şükür, kürtajı yasaklamaya da kalksalar, çocuk doğurana altın da taksalar, bu böyle. Becerebileni görmedik henüz! On yılda on beş milyon genç yaratmak ancak savaştan çıkmış bir ülkede mümkün olur.

Tabii böyle bir yönü var ama ben kürtajın nüfus politikaları ile bağlantısının ikincil olduğu düşüncesindeyim. Yasağa ve sınırlamaya karşı çıkmak zorundayız çünkü hayatlarımız üzerindeki etkileri çok kötü olacak.

Meclis, tatile girmeden önce kürtaj düzenlemesini de içeren Üreme Sağlığı yasa taslağını hazırladı. Çok tartışılan on hafta sınırı değiştirilmiyor gibi görünse de, bu taslak pek çok sorunlu madde içeriyor. Sağlık personeline “görevden çekilme” hakkı tanınması, kürtaj yaptırmak isteyenlere bebeği doğurmaları yönünde telkinde bulunmak hedefiyle danışmanlık birimlerinin kurulması, yine anne adayına dört günlük “düşünme süresi” verilmesi bunlardan birkaçı. İlk bakışta 10 hafta sınırının değiştirilmemiş olmasına bakarak AKP’nin, kadın hareketinin tepkilerinden dolayı geri adım attığını söyleyebilir miyiz? Ayrıca taslaktaki diğer sorunlu maddeleri düşünürsek, bu tarz kürtajdan “caydırıcı” yasalar yürürlüğe girdiği takdirde kadınlar olarak bizi bekleyen tehlikeler nelerdir? 

Buna yukarıda değindim, dünyanın pek çok yerinde olmakta bu, burada da. Çok ciddi bir saldırı var kadınlara, öyle taslak çekildi, mesele bitti denebilecek bir şey değil. Bittiği falan yok. Yeni başlıyoruz daha!