Editörden [6. Sayı]


“Olay”lar önemlidir; çünkü zamanın ve mekânın akışkanlığını durdururlar. Bu durdurma nedeniyle de “ad”landırılır ve zamanı kendisinden önce ve sonra olmak üzere bölerler. Geziden sonra ifadesi, Türkiye’de devrimcilerin “12 Eylül’den önce ve sonra” diye bölmüş oldukları zamanı, nihayet yeniden başka bir şekilde adlandırmalarını sağladı. Büyük bir yenilgi ve çöküntünün sonrasını kavramsallaştırmak için kullanılan 12 Eylül sonrası ifadesi yerini bir özgüven ve umut içeriği taşıyan Gezi sonrası ifadesine bıraktı.
Söz konusu sonralar arasındaki bu geçiş, siyasal özneler açısından sade­ce duygularda ifadesini bulan sonuçlar yaratmadı elbet. Çok uzun zamandır minör siyasetin uzamlarında gezinen teori; daha doğrusu minör olarak ifade edilebilecek sorunları temel ve merkezi bir belirleyene, -hadi adını koyarak söyleyelim- bir büyük anlatıya bağlamaktan imtina eden (ama bu yönüyle de üzerine eğilmiş olduğu konunun tüm bileşenlerini açığa çıkararak nesnesi­ne belirlenim kazandıran) politik teori bir kez daha ufkunu devlet ve hukuk gibi majör siyasetin nesnelerine çevirdi. Belli ki iktidar karşısında kendini korumaya almaya çalışan, yenilgi dönemlerinin politik refleksleri iktidarı bu sefer kaçınılması gerekenden çok kazanılması gereken bir şey olarak belirleyebilme çizgisine yeniden geldi. Bu mevcut durum önümüzdeki dönemin entelektüel uğraşını ve kuramsal çalışmalarını büyük oranda belirleyecektir.
 * * *
 Dünya büyük bir fabrikaya dönüşmeye başladı. Yeni emek denetim strateji­lerinin insanlığa biçmiş olduğu rol sermayenin devamlılığını sağlamak olarak belirlenmiş; Matrix’te, Morpheus’un Neo’ya makineler için insanlığın anla­mını gösterdiği o muazzam sahnedeki nesne herkesin aklındadır: pil. Pilin üzerine AKP ya da CHP yazmanız farketmiyor; İslam ya da Hıristiyanlık gibi inanç motifleri ise bırakın bu durumu ortadan kaldırmayı sermayenin şarj cihazı olarak çalışıyorlar; boşta kalan zamanlarda da Suriye’de, Rojava’da, Afrika’da insanlığa önerdikleri geleceği sergiliyorlar: ölüm, korku ve en aşa­ğılığından vahşet.
Parlamenter demokrasinin merkezi organları olarak düşünülen meclisler gün be gün yeni çalışma yasaları “müjdeliyorlar”, zaman süresi arttırılarak yeniden-üretiliyor. Zamanın yeniden üretilmesiyle ücretler oransal olarak azalıyor, ve sermaye söz konusu ücreti de gündelik hayatın her alanını metalaştırmak suretiyle geri almanın yollarını büyük bir yaratıcılıkla yeniden buluyor. Kamusal mülkiyet olan ormanlar, plajlar ve dereler özel mülkiyete dönüştürülmek suretiyle sermayenin alanlarına dönüştürülüyor. Ve bizler gözlerimizin içine bakıla bakıla, aptal yerine konularak hukuk silahına sarıl­maya çağrılıyoruz; artık bir deyim olan bu iki sözcükten hukukun düşmesine ramak kaldı. Bu sayıda röportaj yaptığımız ve II. Taner Yelkenci Devlet ve Hukuk Sempozyumu’nda konuğumuz olacak Mark Neocleous’un cümleleri durumu daha açık anlatmamıza yardımcı olacaktır:
Olağanüstü yetkiler tartışılırken devrimci şiddetin mümkün ve gerekli ol­duğuna neredeyse hiç değinilmemesi, Sol’un büyük bölümünün, hukukun egemenliğinin çok daha konforlu dünyası uğruna -bu dünyanın sonyıllardaki içler acısı durumunu görmezden gelerek-, siyasal şiddetten söz etmek­ten tamamen vazgeçtiğini göstermesi bakımından öğreticidir. Ama olağa­nüstü yönetimlerin tarihi bize bir şey söylüyorsa eğer, bu, devlet şiddetine verilecek en etkisiz yanıtın hukukun egemenliğinde ısrar etmek olduğudur.Gerekli olan, devlet şiddetini yasallık talebiyle etkisiz kılmaya çalışmak yerine buna karşı bir karşı-siyaset geliştirmektir... (Güvenliğin Eleştirisi)
Olağanüstü hale karşı yeni bir olağanüstü hal yaratılarak cevap verilmeli di­yen Benjamin’i yankılayan cümleler...
Burjuva demokrasisinin yönetme mantığı da yukarıdaki gelişmelerle be­raber farklılaşıyor. Erklerin ayrımına dayanan yasama, yürütme ve yargı ara­sındaki ilişki yürütmenin lehine diğer ikisinin tasfiyesiyle sonuçlanan eski bir siyasal tekniği (daha çok gizlenmiş olanın açığa çıkması anlamında) yeniden oluşturuyor. Bu zamana kadar sınıf savaşımının sonuçları olarak ortaya çık­mış olan ve devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin denetleyici mekanizmaları odalar, barolar, sendikalar ve birlikler, yönetmeyi oyla özdeşleştirmiş sığ ve ahlak yoksunu bir gericiliğin insafında yok ediliyor.
Ve elbette tüm bileşenleri ile dünyanın bu büyük tahribini yürütebilmek için dehşetengiz bir savaş makinesine ihtiyaç duyuyor sermaye. Polis ve or­dular yeni biçimlerini alırken, yeni zor aygıtları ve paramiliter güçler işçi sınıfının ve ezilenlerin cümlesinin etrafındaki çemberi daraltıyorlar. Elleri­miz bomboş; yerden aldığımız taş bile muktedirlerin mahkemesinde ölümü meşru kılan bir silah; hele ki elinde ekmek olmasın bir çocuğun... Toplumu disipline etmenin rıza temelli olduğu düşünülen aygıtları zayıflayıp inandırı­cılıklarını yitirdikçe şiddetin çıplak yüzüyle daha açıktan karşılaşacağız.
Dergimizin adı kampfplatz; belki henüz kavramına ulaşmadı ama; za­manın şimdisinde, büyük bir kavganın eşiğinde adı oldukça isabetli seçildi. “Üzgün değil ama öfkeli” olmayı tercih eden yazıların uzamı olmayı arzu edi­yor. 
* * *
Öfkelilerden birini geçen sene tam bu zamanlar yitirdik; Taner Abi elimizden usulca kaydı gitti. Anlayamadığımız, kaotik bir zaman dilimi içinde oldu her şey: önce koca bir gövdeyi toprağa teslim ettik ve arkasından Devlet ve Hu­kuk üzerine çalışan bu ADAMın yasını bir sempozyum ile tuttuk. Geçen sene birincisini gerçekleştirdiğimiz Taner Yelkenci Devlet ve Hukuk Sempozyumu’nun bu sene ikincisini uluslararası katkılarla 24-25 Mayıs’ta Kocaeli’de gerçekleştiriyoruz. Maalesef kendilerine şaraplar sunacağımız tanrılarımız bizi terkedip gittiler; bizler artık “ad”landırılması gerekenleri ve hak edenleri bu şekilde onurlandırıyoruz. 
* * *
 Yazılara gelince...
Kuram bölümü, Sovyet hukukçusu Evgeny Pashukanis’in “Marksist Dev­let ve Hukuk Teorisi” makalesinin çevirisi ile başlıyor. Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm kitabındaki, hukuku mübadele ilişkilerinden türeten yaklaşımı­nı eleştiren Pashukanis hukuki “biçim ile içeriğin birliğini” vurguluyor ve hukuk ile toplumsal ilişkiler ve devlet arasındaki rabıtalara odaklanıyor.
Özgür Taburoğlu, “Keyfi Şiddet: Devlet ve Topluluklara Ait Hukuksuz Eylemler” yazısıyla devlet şiddetinin ve toplumdaki farklı grupların uyguladı­ğı şiddetin “keyfi”liğini tartışıyor. “Devleti meşru kılan yasanın, toplumsal ya da beşeri nitelikte keyiflerle bağlarını dile getirmenin” siyasal önemine dikkat çekiyor.
Ali Rıza Taşkale, “Neoliberalizm: Foucault, Form Olarak Rekabet ve Hu­kukun Üstünlüğü Üzerine” yazısında rekabet ve hukukun üstünlüğü ilkele­rini Foucault’ya referansla ele alıyor. Taşkale , “hukukun üstünlüğü” kavra­mının form olarak rekabeti toplumun genelini örgütleyen merkezi bir ilke haline getiren ve neoliberal iktisadi rasyonalitenin yayılmasında önemli bir işlev gören biyopolitik bir normalleştirme aracı olduğunu öne sürüyor.
Sevil Aynalı’nın kaleme aldığı “Eşitten Düşülünce Kalan Eksik: Spinoza’da Kadın” başlıklı yazı, aslında kendisi kadın meselesini sorun edinmemiş Spinoza’dan hareket ederek felsefe tarihinde “‘kadının’ siyasi ve felsefi eh­liyetlerden yoksun bırakılarak dışlanmasını” tartışmaya açıyor ve “kadının Spinoza felsefesinde de kendine eşit” olmadığını ortaya koyuyor.
Polemik bölümünün ilk yazısı Ergin Yıldızoğlu’nun kaleme aldığı “Rejimin Adı Ne?”, Gezi Olayları ve Aralık’ta patlak veren “tape” skandalları sonrasında yeni bir döneme girdiğimiz tespitini yapıyor. Yıldızoğlu, “rejimin adı ne?” sorusundan hareketle yeni rejim tartışmalarını ve devlet biçimindeki değişim ve dönüşümleri, klasik ve çağdaş siyaset felsefesine uzanarak, ulusal ve uluslararası ölçekte cereyan eden güncel gelişmelerle birlikte değerlendi­riyor.
Göksu Uğurlu’nun kaleme aldığı “Burjuva Kamusallığı Peşinde: Türkiye’de 'Sol' Liberal Eleştirellik ve Bıraktığı İzler” başlıklı yazı, Habermas’ın burjuva kamusal alanın tarihsel gelişimi üzerine yaptığı incelemede temellendiğini iddia ettiği “sol” liberal eleştirelliğin ve muhalefetin “demokratik dönüşüm” söylemlerinin eleştirel bir analizini yapıyor.
Aynel Ömer, “Yerel Seçimler’in Işığında Cumhuriyet’in Krizi ve AKP’nin Pergeli” başlıklı yazısında, yerel seçimler ekseninde “Cumhuriyet’in krizini”, AKP’nin hamlelerini ve Kürt hareketinin krize ve bu hamlelere karşı ürettiği cevapları Türkiye-Kürdistan sınır hattından “savaş muhabiri tavrıyla” ele alı­yor ve oluşturulan bu sınırların kendisini de sorgulamaya tabi tutuyor.
Biyopolitika bölümünde “Gramsci’de Devlet Nosyonu ve Biyoiktidarın İzdüşümleri” başlıklı Kansu Yıldırım’ın kaleme aldığı yazı biyopolitika kavramsallaştırmasının içerdiği tespitlerin izinin Gramsci’nin özellikle Amerikanizm ve Fordizm üzerine çalışmalarında sürülebileceğini iddia ediyor. Bu kapsamda biyoiktidar çalışmalarında devlet ve hegemonya gibi kavramların tartışılması gerektiğini savunuyor.
Söyleşi bölümünde iki konuğumuz var; Mark Neocleous ve Mustafa Sarısülük.
Neocleous ile Foucault ve Marx arasındaki ilişkinin eski ve yeni zaman­lardaki farklarını, üniversitenin içinde ya da dışarıda kalmayı; burjuva de­mokrasisinin şimdilerde ortaya çıkmaya başlayan yönetme mantığını, zor ve rızayı, devletçi tahayyülü, güvenliği ve şiddeti konuştuk. Kitaplarının nere­deyse tamamının Türkçe’ye çevrildiği bu düşünürle tanışmak oldukça keyifli bir deneyimdi.
Diğer söyleşimiz ise Ethem Sarısülük’ün ağabeyi Mustafa Sarısülük'leydi. Ethem Sarısülük Davası’ndaki gelişmeler üzerinden Türkiye’de devlet hukuk ilişkileri, halkın ve egemenlerin hukuka bakışı üzerine düşüncelerini dile ge­tiren Sarısülük, egemen sınıfların hukukunun adaleti sağlayamayacağını belirterek gerçek adaletin “halkın adaleti” olduğunu ifade eden bir hukuk tar­tışmasını bizim için yürüttü.
Bir Film Üç Yorum bölümümüzde ise Mahmut Fazıl Çoşkun’un Yozgat Blues filmi üç farklı yazı ile ele alınıyor. Emre Özcan, “Yokluk ve Varedebilme Halleri Olarak Yeni Taşra” başlıklı yazısında Yozgat Blues filminin son yıllarda Türkiye sinemasının ana teması haline gelen taşra hikâyeleri arasın­da özgün bir konumda olduğunu belirtiyor. Özcan, filmin “taşralaşan şehir, şehirleşen taşra” yani “yeni taşra olgusu”nu temsil ettiğini iddia ediyor.
Gamze Hakverdi’nin kaleme aldığı “Peruk Düştüğünde Görülenler: Yoz­gat Blues Filminde Fantazi Beden-Kimlik” başlıklı yazı, filmi Türkiye’nin kurucu kültür politikaları üzerinden değerlendiriyor. Hakverdi, kolektif top­lumsal bilinçteki kurucu açmazların filmdeki ana karakterlerin deneyimlediği “fantezi beden-kimlik”e ilişkin temsillerle nasıl ilişkili olduğunu tartışıyor.
Fırat Konuşlu, “Bakış-Merkezli Türkiye Sineması’nın Bir Örneği Olarak Yozgat Blues” başlıklı yazısında filmi son dönem Türkiye Bağımsız sinema­sında ortaya çıkan biçimsel bir anlatı özelliği olarak ele alıyor. Konuşlu, “bakış-merkezli bir anlatı” olarak adlandırdığı bu anlatı biçiminin, içeriğinden bağımsız bir şekilde, estetik bir tercih olmaktan ziyade politik bir tercih oldu­ğunu Yozgat Blues örneği üzerinden tartışıyor.
Medya bölümünde, Diyar Saraçoğlu’nun “Ayaklanmalar ve Sosyal Medya” başlıklı yazısı özellikle 2008 sonrası toplumsal hareketlerde sosyal medyanın işlevlerine odaklanıyor. Saraçoğlu, Tahrir Ayaklanması, Öfkeliler Hareketi, Occupy Wall Street Hareketi ve Gezi İsyanı örneklerinde sosyal medyanın farklı örgütlenme pratiklerine ve kullanım biçimlerine işaret ediyor ve sosyal medyanın fiziksel mekânda örgütlenme, bir araya gelmenin önemini azalt­madığını öne sürüyor.
Kitap Eleştirisi bölümünde Önder Kulak, Slavoj Zizek, Sebastian Budgen, Stathis Kouvelakis tarafından derlenen Yeniden Lenin: Bir Hakikat Siyasetine Doğru kitabını ele alıyor. “Lenin’in Elinden Tutmak” başlıklı yazısında Ku­lak, bugün hem düşüncede hem de eylemde “Leninist tavır”ın nasıl olabilece­ğine dair derlemedeki makaleler üzerine eleştirel notlar düşüyor.
Minör Temaslar bölümü ise “büyük” tartışmalarda gözümüzden kaçan “küçük” meselelere dikkat çeken yazılardan oluşuyor: “Türkiye Cehenneminin Çocuk Kanatlı İşçileri”, “Gezi’deki Tahtakuruları, Lice’deki Leş”, “Offf Ne Sağlam İRADELİ Çıktık beee!”, “Kavram ve Sözcükleri”, “İdeal Kapitalistopia: Sünger Bob Kare Pantolon”, “Muhalif İstisnanın Kuralları İçin Dört Pastiş”, “Rojava Fotoğrafın Neresinde” ve "Ölü Canlar".