Editörden [5. Sayı]


Campanella Güneş Ülkesi’nde Ospitalario’ya “Bu ülkede yöneticiler kimlerdir ve ne iş görürler? Halk nasıl eğitilir, nasıl yaşar, devleti halk mı kral mı aris­tokratlar mı yönetir?” sorularını sordurmuştu. Güneş Ülkesi’nin esinlendiği Platon’un Devlet’inden bu yana zaten bu sorular hep soruluyor. Kişiler, tarih­ler, coğrafyalar, yönetimler, rejimler, koşullar, kısacası isimler değişiyor ancak içeriği aynı kalıyor. Yöneten-yönetilen, ezen-ezilen şeklinde maddi yaşamın belirlediği hiyerarşik ilişkiler devam ettikçe bu soruları soran birileri hep çıkı­yor. Bizde de olduğu gibi...

Haziran Direnişi günlerinden bu yana benzer soruları soran ve siyasi-idari düzeneği sorgulayan herkes, hiç olmazsa bir kere “Bu ülkede yöneticiler kimlerdir ve ne iş görürler?” diye sordu. Kimileri evlerinde koltuklarında bu sorunun yanıtı ararken kimileri kendisini sokakta, bir barikatın arkasında, bir TOMA’nın önünde veya bir gaz fişeğini tekmelerken buldu. Tam cevap bu­lundu derken bu sefer de “yüksek siyaset”in kokuşmuşluğu saçılmaya başladı. Gezi’nin yol açtığı meşruiyet ve temsil krizinin de etkisiyle “yüksek siyaset”in dengeleri sarsılmaya başladı. Uluslararası ve ulusal ölçekte hesaplar şaştı; siya­sete yeni aktörler dâhil oldu; eskileri tasfiye edilmeye çalışıldı. Geriye kokma­ya başlayan ölü bir öküz ve biten ortaklıklar kaldı.

***

“Adalet Mülkün Temelidir” sözü buharlaştı: Adalet, ayakkabı kutularına sığ­dırıldı. Mülk ise her iki anlamını karşılayacak şekilde değişip dönüştü. Devlet olan mülk ile birilerine ait olan mülk iç içe girdi. Devletin birilerinin tapulu mülkü olduğu ortaya çıktı. Paralel eşkenar yapılar sardı ortalığı… Bu süreçte hükümet yeti kaybına uğradıkça üzerini örtmeye çalıştığı yolsuzluklar, rüş­vetler, usulsüzlükler, ses kayıtları, medya sansürleri, maniple edilen anketler, tapeler saçıldı etrafa. Tam bu toz duman arasında yaklaşan fırtınanın görül­mesini engellemek için savcılar görevlerden alındı, ortalama her on saatte bir polislerin yeri değiştirildi. Özel bir mesai ile internet sitelerine erişimde devlet kontrolünü ve yasaklarını arttıran bir yasa yürürlüğe konuldu. Nietzsche’nin “Devlet ... kılı kıpırdamadan yalan söyler ve ağzından düşürmediği yalan da şudur: ‘Ben, Devlet, halkın kendisiyim’” sözü doğrulanmaya çalışılır gibi, hükümetten birileri de sürekli sağlam iradenin ardından “Milli İradeye Uzanan Eller Kırılsın” dedi.

Sarmal öylesine hızlı dönmeye başladı ki, artık “yesinler birbirini” diyeme­yeceğimiz ya da uzaktan seyredemeyeceğimiz olağanüstü günler geldi çattı. Ethem Sarısülük’ü vuran polis 24 ay kıdem durdurma cezası aldı. O esnada Marmara Üniversitesi’nde demokratik ve yasal haklarını kullanarak katıldık­ları eylemden ötürü açılan soruşturmada öğretim üyeleri 24 ay kademe dur­durma cezası aldı. Ali İsmail Korkmaz’ın mahkemesinde Ali’yi “ayağıyla dür­ten” polisleri gördük! Mahkemeden geriye bir annenin feryadı ve sonuçsuzluk kaldı. Mehmet Ayvalıtaş’ın mahkemesinde feryat edecek bir anne de yoktu! Oğlunun acısına dayanamayan Fadime Ayvalıtaş katillerin “yargılandığını” göremeden aramızdan ayrıldı. Medeni’nin davasında içeride adaletin ruhuna rahmet okunurken dışarıda davayı izlemeye gelenlere gaz ve basınçlı sularla saldırdılar! Berkin Elvan hâlâ uyuyor, karnesini alamadı ve onu vuran devlet memurlarıyla ilgili henüz soruşturma açılmış değil. Bu olaylar ne basit bir is­tatistik ne de öylesine birer acı.

***

Bu olaylar bir şeylerin ters gittiğinin, hukukun ve siyasetin krizinin üst üste binerek devlet krizine dönüştüğünün göstergesi. Devlet aygıtları arasında ko­ordinasyon dağılmış durumda ve tamir edilemez hale getirildi. Yasalar, fiili­yatta geçersiz. Polisler, “kamunun” değil “iktidarın vicdanı”. Savcılar, hukuki sistemde “etkisiz eleman”. O halde geriye sadece halk kalıyor. O halde hafızalarımıza Lenin’in şu sözünü getirelim ve bir kez de öyle düşünelim: “Burjuva­zi artık yönetemiyor”. Kriz koşulları nedeniyle yönetme sorunlarının ortaya çıktığı anlarda inisiyatif almak kaçınılmazlaşır. Lakin inisiyatif alma tek başına pratiğe ilişkin bir konu değildir; pratiği şekillendirecek ve pratiğe dahil olması muhtemel tüm bileşenlere rota sunacak bir teori zaruridir. Düşünce tarihin­den biliriz ki kriz momentlerindeki teori kavgasız yapılmamıştır çünkü her teori bir kampfplatz’tır; bir kavga alanıdır.

***

Bu sayıda Kuram bölümümüzün ilk yazısında Alp Yücel Kaya, siyasi ve ikti­sadi açıdan güncel bir konuya dikkat çekiyor: “Acele Kamulaştırma”. Bakanlar Kurulu’nun, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun verdiği acele kamulaş­tırma kararlarının dökümünü yapan Kaya, kapitalizmin krizinin Türkiye’deki gelişimini tartışıyor. Liberal piyasa rasyonalitesinin “kamu”, “özel”, “kamulaş­tırma”, “özelleştirme”, “acele kamulaştırma” kavramlarını sorunsallaştırarak yaşanan idari ve hukuki dönüşümü inceleyen Kaya, acele kamulaştırmanın olağan kamulaştırmalara neden tercih edildiğine değiniyor.

Ayşegül Kars Kaynar yazısında hukuk ve siyaset arasındaki ilişkilere örnek olaylar etrafında yaklaşıyor. Yargının AKP’nin tercihleri ile uyumlu kararlar verdiğini belirten Kars Kaynar, Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın ve diğer mahkemelerin 4+4+4 eğitim sistemi, üniversite öğrencilerinin türban takma­sı, karikatürler hakkında açılan davalarda verilen kararların siyasi boyutunu inceliyor. Kars Kaynar yazısında Carl Schmitt’in hukuk kavramı üzerinden yargı erkini hükümetten bağımsızlaştıran ve siyasetin hukuka müdahalesini zinhar yasaklayan anayasal devletteki yasal normların uygulanışı ile siyasi ik­tidar arasındaki ilişkiyi işliyor.

Siyasal grotesk konusu üzerinde duran Savaş Ergül, klasik ve modern siya­set arasında bulunan, ne klasik siyasal geleneğin ne de modern siyasal düşün­cenin içine kolayca yerleştirilemeyen bir figür olarak Nicollo Machiavelli’nin siyaset görüşünü grotesk kavramı çerçevesinde tartışıyor. Ergül, groteskin kimi tanımlarını sıraladıktan sonra Rabelais’e ve Bakhtin’e uğruyor ve Machiavellici siyasal kuramın neden grotesk olduğuna dair bir deneme gerçekleşti­riyor.

Özgür Taburoğlu yazısında farklı zamanlarda yaşamış, farklı yaklaşım­ları savunan Thomas Hobbes, Carl Schmitt ve Giorgio Agamben’in siyaset kuramlarını inceliyor. Üç düşünür bağlamında ‘keyfîlik’, ‘boşluk’ ve ‘aşırılık’ kavramlarının düşünce dünyalarında önemli bir yer tuttuğunu belirten Taburoğlu, siyasetin boşlukların ya da aşırılıkların bir görünümü olarak istisna hallerinde ya da olağanüstü hal koşullarında alınan kararların sonucu gibi or­taya çıktığı üzerinde duruyor.

Walter Benjamin ve Carl Schmitt bağlamında tarihsel zamanda “karar ala­mama” durumunu inceleyen Ertan Kardeş, yazısında, Benjamin’in tez çalış­masından Schmitt’in eserlerine değin yöntemsel bir inceleme gerçekleştiriyor. Estetik ve siyaset bağlantısı bağlamında bu iki düşünürün yöntemlerine dair bir ortaklığa vurgu yapan Kardeş, Schmitt ve Benjamin’in sanat yapıtı okumalarını yazısına konu ediyor.

Ekrem Ekici yazısında Louis Althusser’in geç dönem materyalizm ve yeni bir materyalist anlayışın inşasını kendi eserleri üzerinden tartışıyor. Althus­ser’in felsefi müdahalesinin motivasyonlarından yola çıkan Ekici, Althusser’in materyalizm anlayışının doğası, bu materyalist felsefenin öncülleri ve bu ma­teryalist felsefenin Althusser’in Marx’ı ve “Marx’ın felsefesini” felsefe tarihi içerisinde konumlandırdığı yeri inceliyor. Ekici yazısında siyasal pratiğin Althusserci yeniden yapılandırılmasını inceliyor.

Kuram bölümümüzdeki son isim, Althusserci ekolden İtalyan felsefeci Vittorio Morfino. “Çoğul Zaman Kavramı Üzerine” isimli yazısında Morfino geniş bir yelpazede Hıristiyanlık öncesi ve sonrası zaman mefhumu üzerin­de duruyor. Antikiteden başlayarak zaman ve diyalektik üzerine Epikür’den Althusser’e dek geniş skalada pek çok düşünürü inceleyen Morfino, zamanın katmanları ve kesişimlerinin toplumsal ilişkileri nasıl etkilediğini tartışıyor.

Polemik bölümümüzde, Saffet Murat Tura Madde ve Mana eserine dair bir kılavuzla karşımızda. Kitabında çok sayıda filozofla tartışmalarını, gerçek­leştirmeye çalıştığı dil dönüşümlerini, argümanını sağlamlaştırmak amacıyla girdiği yan konular nedeniyle okunması ve anlaşılması zor olduğunu belirten yazar, farklı bağlamlardaki tezlerini okuyucuya açıyor.

Yine Madde ve Mana üzerinden yakın dönemde gerçekleşen tartışmaya katılmış olan Vefa Saygın Öğütle, eleştirilerinin teorik temelini oluşturan te­mel argümanları işliyor. Tura’nın Madde ve Mana eserindeki temel argüman­larının sosyal bilimlerin ontolojisi açısından belirli implikasyonlar barındır­dığını söyleyen Öğütle, materyalizme, bilime ve metafiziğe ilişkin görüşlerini yazısında Tura ve diğer düşünürlerle birlikte tartışarak ilerliyor.

Eren Buğlalılar ve Barış Yıldırım birlikte kaleme aldıkları yazıda ontoloji ve epistemolojiye dair belli sorunlara odaklanarak Marksist düşüncede diya­lektik materyalizmi tartışıyorlar. Buğlalılar ve Yıldırım, Kant’tan Marx’a de­ğin diyalektik materyalizme ilişkin hâkim görüşleri inceledikten sonra Vefa Saygın Öğütle ile daha önce gerçekleştirdikleri tartışmayı açıyorlar. Diamat olarak bilinen tartışmada diyalektik materyalizm ve pozitivist Marksizm iliş­kisine dair eleştirel bir çerçeve sunuyorlar.

Cumhuriyet ve proletarya diktatörlüğü projelerini inceleyen Kansu Yıl­dırım, iki proje arasında ilişki olup olmadığı sorusuna yanıt arıyor. Yıldırım, sosyalist tartışmalarda dile getirilen “Marx’ın Cumhuriyetçi” kimliğe sahip olup olmaması üzerinden hareket ederek, bunu savunan isimlerle tartışmaya giriyor. Machiavelli ve Lenin’in tarihsel düşüncelerinde iki projenin konumu­nu sorgulayan Yıldırım, karşı hegemonya mücadelelerinde projelerin nereye denk düştüğünü inceliyor.

Utku Özmakas farklı tarihlerdeki Platon çevirilerinin üzerinde duruyor. Klasik felsefe metinlerinin en önemlilerinden Platon’un Politikos yani Türkçe alışılageldik adıyla Devlet Adamı diyalogunun çeşitli çevirilerini karşılaştıran Özmakas, çeviri hatalarını ve “yeniden yazımlarını” gözler önüne seriyor. Du­rumu “doğru bildiğimiz yanlışlar” olarak tarif eden Özmakas, çeviri sorunla­rına dikkat çekiyor.

Biyopolitika bölümümüzde Onur Kartal AKP’nin kimi siyasi pratikler­den yola çıkarak siyaset yapma tarzını inceliyor. Michel Foucault, Giorgio Agamben ve Michael Hardt ile Antonio Negri’nin perspektiflerinden hareket eden Kartal, muhafazakâr, baskıcı ve neoliberal boyutlarıyla AKP iktidarının biyopolitik görünümlerini konu ediyor. Biyopolitik direniş olanaklarının sun­duğu çeşitliliği dile getiren Kartal, muhalif siyaset pratiklerine değiniyor.

Söyleşi bölümümüzün konuğu Marksist iktisatçı ve düşünür Michael A. Lebowitz. Gülden Özcan ve Bora Erdağı'nın gerçekleştirdiği söyleşide Lebowitz'e kuramsal ve güncel gelişmeler hakkında merak edilen sorular sorul­du. Marx'ın emek-değer teorisinden Marksist siyasal sınıf mücadelesine ve sosyalizme değin geniş bir sohbetin gerçekleştiği söyleşide Lebowitz, Chavez dönemi Venezüela'sı hakkındaki görüşlerini de bizimle paylaşıyor.

Bir Film Üç Yorum bölümümüzün bu sayıdaki filmi Jîn. Gülsüm Depeli önce Reha Erdem sinemasında gerçekliğin sinematografik yeniden yaratım sürecinde, gerçekliğin nasıl azımsandığını belirliyor. Bu belirlemeyi Erdem Jîn’de nasıl gerçekleştiğini örnekleriyle ortaya koyuyor. Jîn’de Kürt hareketi ve kadın mücadelesi konusunda masalsı hakikat arayışı peşine düşen Erdem, ön­celikle hakikatin kendisine değil, hakikat dolayımıyla oluşan masalsılığa sığı­nıyor. Tam da bu yüzden toplumsal ve tarihsel gerçekliği anlamak ve yeniden yaratmak yerine, gerçekliği azımsıyor ve masalsılığa sığınarak gerçekliği icat etmenin yollarını arıyor.

Abdurrahman Aydın ise şimdiye değin -eleştirmeninden yönetmenine kadar- birçok kişinin Jîn hakkında konuşurken öne çıkardığı masalsılık vur­gusunu, “şimdi ve burada” olmamızla birlikte düşündüğümüzde, bizleri nasıl bir meşruluk kriziyle baş başa bıraktığını ifade ediyor. Temel soru şu: “Şimdi ve burada oluşumuzun ölçüsü, nasıl olur da Kürdistan dağlarındaki bir kadın gerillanın anlatıldığı bir masal olur?” Masalsılaştırılmış bir tarih, masal ola­mayacak kadar içinde olduğumuz bir tarih olduğunda, her anlatının öncelikle sorumluluk ile yüzleşmesi gerekiyor.

Yağız Ay içinse Jîn, aslında “derinin içinde” sıkışan bir şeyleri işaretliyor. Reha Erdem kadına ve Kürt hareketinin mücadelesine sinematografik olarak yaklaşırken, adeta “Auschwitz’den sonra şiir yazılabilir ama kırmızı kalemleri vurguları artırmak için kullanmayalım” der ya da “kırmızı kalem kullanacak­sak kadın ve Kürt hareketi mücadelesinden biraz uzakta duralım ve ardından sadece soru işareti karalayalım” der gibidir. Bu elbette Türkiye sinemasının çoğunlukla gerçeğin çölünde ne yapmayı sevdiğini anlatıyor.

Edebiyat bölümünde Barışçan Demir Louis Ferdinand Céline’nin eserle­rinde umut kavramının işgal ettiği yazınsal uzamı sorguluyor. Önceleri Karl Marx ve Frederich Nietzsche’nin eserlerinde umudun ele alınma biçimini tartışıyor ve ardından Celine’nin bu izlekleri kendi edebi uzamında nasıl dış­laştırdığını ortaya koyuyor. Sonunda “Umut etmek yaşayan ölülere özgü bir durma etkinliğidir” tanımına ulaşıyor ve “yazında umuda sahip olmuş ya da insana dair umut kapısı bırakan bir yazın, belli soruları henüz sormamış ya­zındır” diyor.

Minör Temaslar bölümü kampfplatz’ın her zaman olduğu gibi yorgun düşmüş okurlarını serbest çağrışımlarla birlikte yeniden tartışmaya davet etti­ği yazılarla dolu: “Bilim, psikoloji ve milliyetçilik”, “Karatay Diyeti”, “Kavra­mın korunağı: Tanrı”, “Üç tarz-ı birikim”, “Rojava: Welaté tune”.

***



kampfplatz’ın bu sayısını hazırlarken yukarıda serimlemesini yaptığımız ya­zarların kuram, polemik, biyopolitika, sinema ve minör temaslar yazılarının yayımlanmasına karar verdik. Bunu karar sürecine yayın kurulumuzun, sekretaryanın ve yazarların ortak çabaları olabildiğince damgasını vurdu. Örne­ğin yukarıda bulunan yazıların üçte biri yeniden yazıldı, üçte biri ise kısmi düzeltmelerle olgunlaştırıldı. Elbette bütün bunlar yazarlarımıza, okurlarımı­za ve dertlerimize duyduğumuz muhabbetle şekillendi. Eksikler ve hatalar ta­mamen editörlerindir. Umarız siyasal ve ekonomik krizlerin cirit attığı dünya­mızda dergimiz, müdahil olmaya çalıştığı tartışmalarda kalıcı ve dönüştürücü bir ortaklığın yolunu açar.