Editörden [3. Sayı]



Merhaba...
Bu "merhaba"da sayı editörü olarak Taner Yelkenci'nin de sesi çınlayacaktı. Tam da bu yazının yazılacağı gün, Taner Ağabey'imizi, yoldaşımızı kaybettik. Bu sayının yayına hazırlanması için gecesiyle gündüzüyle çalışan Taner Ağabey'in, sayının basılı halini görememiş olması başlı başına acı verici olsa da, tek tesellimiz bize verdiği "işleri" eksiksiz yapabilmek olacak.
***
"Yeryüzünde kaos var - işler yolunda!" Mao'nun bu sözleri bugünleri yete­rince iyi anlatıyor. "Gezi isyanı" kent mekânını yeniden ele geçirmek yoluyla insanların kendi tercihlerini yapma ve kendi kaderini tayin etme iradelerini beyan etti. Liberal-muhafazakâr tarihsel uzlaşmanın ve toplum mühendisliği­nin ortasından çatladığını söylemek abartılı olmayacaktır. Ortasından çatla­yan şey, diliyle, şiddetiyle, rızasıyla, hegemonyanın ta kendisidir. İktidar uzun zamandır her yönüyle hayatı hedef alıyordu, nihayet bugün hayat iktidara di­reniş oluyor!
Öte yandan Taksim Meydanı'nı önemli kılan nedir? Egemenler, mekânları kendi suretlerinde yeniden kurabilmek adına her türden ideolojik aygıt ve zor aygıtını seferber etmiş haldeler. Kent mekânlarında olağanüstü halin olağanlaştığı, "kentsel dönüşüm" adı altında gerçekleştirilen "yaratıcı yıkım"a karşı her türlü direnişin bir terörist faaliyet olarak görüldüğü ve buna uygun yasal zeminin de kurulduğu bu uğrakta, mekânı tutmak, giderek bir hayat memat meselesi haline geliyordu.
Her türlü özgürlük ve kamusallık fikrinden alabildiğine korkan bu ahir zaman Faustlarına karşı direnmek, gündelik hayatta kalma stratejilerinin hızla politikleştiği kaygan ama verimli topraklar da yaratıyordu. Nihayet, bu verim­li topraklarda hasada başlandı. Bu satırlar yazılırken, Gezi Parkı'ndaki isyan ikinci haftasını doldurmuş, binlerce polis sabah erken saatlerde Taksim Meydanı'nı "pankartları kaldırmak" bahanesiyle işgal etmişti ve direniş devam edi­yordu. Bir sonraki sayıda, artık kurtarılmış kent mekanlarındaki özyönetim deneyimlerini tartışır hale gelmek umuduyla..
* * *
Bu topraklarda yine bir "savaş ve barış" hali var. Gündelik hayattaki her türden karşı çıkma pratiğinin kriminalleştirilmesi bir yanıyla süregiderken, diğer yandan "devlet", "barış" istiyor. Bu barış isteminin, sistemin yapısal bir dönüşümüne karşılık gelecek bir sürecin adım adım inşasından ziyade, "düşman"ı mecburen muhatap alan, bir elinde gül diğerinde kılıç bulunan bir Leviathan tablosu olduğu, en azından gören gözler için aşikâr. "Barış süreci" ile eşzamanlı yürüyen biçimde, polisin müdahale alanlarının her anlamda ge­nişlediği ve "sokağa çıkan" ve politik olarak özneleşmeye çalışan her kişiye ısrarla ölçüsüz şiddet uygulandığı bir durumun olağanlaşması da bunun açık göstergesi.
Öte yandan bu topraklarda akan kan, en azından yakın vadede, pek dura­cak gibi görünmüyor. Katliamların rahmi devletler, ebesi egemenlerdir. Bir yandan Roboski'den Reyhanlı'ya kitlesel katliamlara yeniden alışırken, alış­mayanların payına ise biber gazı, TOMA, panzer, dayak ve işkence düşeceği ortada. Yine de yeni politik direnç noktaları bulabilmek ve kolektif kurucu öznellikleri filizlendirebilmek adına pek çok olanağa da sahibiz. Güvenlik söy­leminin, "haklı" savaşların, cezaevlerinin ve devlet şiddetinin karşısına çıka­bilmek adına belli ki yegâne sermayemiz "öfke" oluyor. 2izek'in de dediği gibi, mesele de "bu öfke sermayelerini ortak yatırımlara çevirebilmek" değil midir?
kampfplatz, üçüncü sayısıyla "felsefe bir kavga alanıdır" diyerek çıktığı yol­da ilk yaşını doldurmaya doğru gidiyor. Felsefeyi ve siyaseti birbirinden tecrit halindeki akademik disiplinler olarak görmeyen, aksine bu ikisinin aynı mec­rada akan, dip akıntıları birbirine karışan "yoldaş" kanallar olduğunu göster­meyi meram edinen, derdi, tasası ve kavgası olan, demini tarihsel ve toplum­sal birikimlerden, suyunu kolektif yaratıcılıktan alan bir yayın olmayı murat edinen kampfplatz, ne mutlu bizlere ki, -aldığımız tepkilerden de anladığımız kadarıyla- kendine ait bir patika tutturmuş gibi görünüyor.
* * *
Kuram bölümü, Önder Kulak'ın "Biri 'Demokrasi' mi Dedi?" başlıklı yazı­sıyla başlıyor. Demokrasinin kavramsal, kuramsal ve pratik soykütüğünü eleş­tirel bir analizle ele alan Kulak, demokratik rejimlerin fıtratında olan temsil pratiklerinin ve krizlerinin izini sürüyor.
Eylem Yenisoy Şahin, "Dile Gelmez Hakikatin Öznesi: Jacques Lacan ve Alain Badiou" yazısıyla Lacan ve Badiou'nun kavramsal cephaneliğini ayrıntı­sıyla inceliyor. Lacan ve Badiou'nun ortak referans noktalarının tespitiyle baş­layan Şahin, bu iki düşünürün kuramsal yaklaşımları arasındaki etkileşimleri, geçişkenlikleri ve ayrım noktalarını tespit ediyor.
Kansu Yıldırım'ın kaleme aldığı "Marksist Devlet Tartışmalarına Althusseryen Bir Not: Devletin Sert Çekirdeği" başlıklı yazı, devletin "yerini yurdu­nu" tespit etmek üzere, devlete özgünlük kazandıran bir nitelik olarak "ayrı" olma durumunu odağına alan bir tartışma yürütüyor.
Baran Gürsel, "Sınıf ve Psikoloji İlişkisini Yeniden Kurmak" yazısına, sı­nıf ve psikoloji arasındaki mevcut ilişki biçiminin, ilişkinin her iki tarafını ve bunların içinde yer aldığı toplumsallığı kavrama ve bunlara katkı sunma yö­nünde ciddi eksikliklere sahip olduğu tespitiyle başlıyor. Gürsel, Heather E. Bullock ve Wendy M. Limbert'in "sınıf' kavramsallaştırmasından hareketle ve bu kavramsallaştırmaya dönük eleştiriler de getirerek, sınıf ve psikoloji ilişki­sine ilişkin alternatif bir düşünce hattı öneriyor.
Bu sayının Kuram bölümündeki tek çeviri hukuka ilişkin. Aleksandr Grigoryevic Gojbarg'ın "Hukuk Üzerine Bazı Düşünceler" başlıklı, Sovyetler Birliği'nin kuruluş yıllarında yazdığı makalesi, "ana sütüyle birlikte emdiğimiz kavramlardan biri olan" hukuka ilişkin radikal ve alternatif bir tartışma hattı ortaya koyuyor.
Polemik bölümünün ilk yazısı olan Cenk Ertan'ın kaleme aldığı "'Çalınan Mektup'un İadesi: Öcalan'ın Siyaset Stratejisi", Abdullah Öcalan'ın 21 Mart'ta Newroz Alanı'nda okunan mektubunu/metnini ve bu mektup aracılığıyla da Öcalan'ın siyaset stratejisini masaya yatırıyor.
Özgür Deniz'in kaleme aldığı "Şefkat Tepe: Önemsizin Önemi" başlıklı yazı ise STV'de yayınlanan Şefkat Tepe dizisini alternatif bir okumaya tâbi tu­tuyor. Dizinin öneminin önemsizliğinde yattığı iddiasıyla yola çıkan Deniz, Şefkat Tepe'nin tam da sıradan, vasat, klişelere sarılmış bir düşünce yumağını, egemenlerin bakış açısını yinelediği için önem arz ettiğini belirtiyor.
Biyopolitika bölümünde Kazım Cihan Can, "Beden Olasılıkları: İç Dene­tim ve Risk Yönetimi" başlıklı yazısında "egemen akıl"ın hastalık ve sağlık söylemlerine Avrupa tarihindeki örnekler üzerinden bakıyor. Can, sağlıklı olmanın, sağlık endüstrisi kanalıyla sistem aklıyla paralel bir kavramsal dağar­cığa indirgenmesine dönük çabaları teşhir ediyor.
Emre Koyuncunun "Yaşamı Savunmak: Kürtaj Tartışmaları Üzerine Bir Değini" başlıklı yazısı, kürtaja ilişkin tartışmaların sadece Türkiye'de değil, son beş yılda dünyanın dört bir yanındaki hükümetlerce başlatıldığı tespitiy­le başladığı yazısında özellikle Avrupa ve ABD'deki tartışmalara değiniyor. Kürtaj tartışmalarını biyopolitik bir çerçeveden ayrı düşünmenin imkânsız olduğunu ileri süren Koyuncu, sonrasında Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki biyopolitik politikaları ve uygulamaları ayrıntılı biçimde ele alıyor.
Söyleşi bölümündeki konuğumuz ise Cameron McCarthy. McCarthy ile postmodernizm ve çokkültürcülük üzerine tartışmalarla başlayan, ırk ve sı­nıf arasındaki kuramsal ilmekleri çözmeye uğraşan, ırk analizlerinin gidişatı­na dair kelam eden ve nihayet dijitalleşmenin yarattığı yeni emek bileşimi ve neo-liberalizmin yeni zihniyeti üzerine düşünen keyifli bir söyleşi gerçekleş­tirdik.
Sinema bölümümüzde ise Emin Alper'in Tepenin Ardı filmi, üç farklı yazı­da ele alınıyor. Büşra Özcan ve Bora Özdağı, "Politika, Alegori, Sinema" baş­lıklı yazılarında Tepenin Ardı'nın bir alegoricinin ürünü mü olduğu veya bir alegoricinin filmde tefekküre dalacak hangi diyalektik imajı bulabileceği soru­larının peşine düşerken, konu alınan topluluğu Anderson'ın "hayali cemaat" kavramsallaştırması üzerinden tartışıyorlar.
Utku Özmakas, her şeyden mahrum olanların egemen akıldan mülhem bir taklitçilikle "tepenin ardındakilerle" kurdukları ilişkilere ve bu aklı yeniden üretme biçimlerine dokunurken, "düşman öteki"ni kurma eğilimlerini teşhir ediyor.
Nurçin İleri ve U. Ceren Ünlü ise özel mülkiyet, sıradan kötülük ve gönüllü körlük üzerinden eleştirel bir analiz geliştiriyor ve filmin "politik"liğine dönük ciddi çekinceler belirterek yaratıcı bir tartışma açıyor.
Medya bölümünde, Mehmet Ertan, "Türkiye'de Popüler Dizilerden Adalet Manzaraları" başlıklı yazısıyla Ezel, Suskunlar, Behzat Ç. ve Karadayı dizilerindeki hak, hukuk ve adalet kavramsallaştırmalarına odaklanarak "Yeni Tür­kiye'nin hukukla imtihanı"nı ele alıyor.
Kitap Eleştirisi bölümünün konuğu, Peter Thomas'ın Gramsci Çağı: Felse­fe, Hegemonya, Marksizm kitabı. Ebubekir Aykut'un "Gramsci'nin Dönüşü ya da Marksist Felsefi Araştırma Programının Ana Hatları" başlıklı değerlendir­me yazısı, Thomas'ın "Marksizmin yeniden canlandırılması için Gramsci'ye yeniden dönülmesi" iddiasının kuramsal temelleri ve kavramsal çerçevesini analiz ediyor.
Minör Temaslar ise yine dolu dolu. Kişisel gelişim yanılsamasından, fel­sefede dokuz kusurlu harekete, Kant çevirisindeki kritik hatalara dönük do­kundurmalardan, din, felsefe ve politika üçgeninde "sonlanma" ve "aşılma" üzerine serbest düşüncelere, iktidar müritleri için dört pastişten, felsefe top­raklarında ertelemenin izini sürmeye, ufak temaslarımız mevcut.
* * *
Dördüncü sayı için son yazı gönderme tarihi 1 Ağustos 2013'tür. Keyifli okumalar...